5 Kasım 2015 Perşembe

Futbolcu Şehitlerimiz





Trak... Trak... Trak... Silah sesleri geliyordu Harb-i Umumi'den... Mülazım-ı evvel Arif; biraz geç kalmış insanların aceleciliği içinde, atının eğerini son kez gözden geçiriyordu. Yolu uzundu... Bir ara, cepheden gelen top seslerine kulak verdi, sonra çevresindekilere "Selâmetle kalın" diyerek; atına mahmuz vurdu. Mülazım-ı evvel Arif; Çanakkale'de vatanını, İstanbul'da ise Fenerbahçe'yi müdafaa ediyordu. Sarı-lacivertli kulübün sağbekiydi... Fenerbahçe olmadan Arif, Arif olmadan Fenerbahçe olmazdı. 

Savaş çıkıp cepheye gönderilince; takımından ayrı kalmaya gönlü razı olmamıştı. Cepheye koşan tüm askerler için parola "Önce vatan" dı ama, Arif için "Sonra, Fenerbahçe" vardı... Takımını yalnız bırakmak istemiyordu. Bu yüzden de, kendisi ya da kulüp yöneticileri, kumandanından izin alıyor, cepheden cuma ligine koşuyordu. O hafta ise, Fenerbahçe-Galatasaray mücadelesi vardı. Burada, Çanakkale geçilmez... Orada, yine İstanbul'da Arif hiç geçilmez. Mülazım-ı evvel Arif, ezeli rekabet cephesindeki görevine yetişmeliydi. Dağ, dere, tepe demeden, 26 saat at sürecek ve bugün Fenerbahçe Stadı'nın bulunduğu papazın bağına yetişecekti. Tutmayın onu, yolu uzun.

ARİF, SEZONUN İLK DERBİSİNDE...

Arif dörtnala, 1917 - 1918 sezonunun ilk büyük derbisine, Fenerbahçe-Galatasaray maçına yetişmeye koşuyordu. Ama, 21 Aralık 1917'deki bu maça gitmeye çalışan, yalnız kendisi değildi. Fenerbahçe kaptanı Galip de, Kırklareli'nden İstanbul'a doğru at koşturuyordu... Çanakkale'den Fikirtepe Uçaksavar Bataryası'na tayin olan Ethem ise, daha önceden kulübe varmıştı. Arif ve Galip, uzun at yolculuğunun yorgunluğunu atamadan, sahaya çıktılar. Ama, ne yazık ki, maçı 3 - 2 kaybettiler.

İki futbolcunun tekrar cepheye dönmeleri, hazin olmuştu. Fenerbahçe kaptanı Galip (Kulaksızoğlu), daha sonra savaş sırasında yaralanıp İstanbuI'a gönderilmiş, bir daha cepheye gitmemişti. Arif (Emirzâde) ise, cepheden sahaya, sahadan cepheye koşturmaya daha uzun bir süre devam edecekti.  Doğaldır ki, her maça yetişemiyordu... Ama iddialı maçların hiçbirisini kaçırmıyordu. Hele hele, ezelî rekabet maçlarını asla... Fenerbahçe Kulübü, 1919 - 20 sezonuna iddialı girmek istiyordu. Bunun için, ilk kez sahaya çıkacakları İdmanyurdu maçında, sağbekleri Arif'in mutlaka oynamasını istiyorlardı. Kumandanlıktan özel izin alarak, Arif'in oynamasını sağlama almışlardı. O mutlaka gelmeliydi, gelecekti...

SAVUNMANIN BELKEMİĞİ

Arif gerçekten de, Fener defansının vazgeçilmez adamıydı... Onun nasıl bir futbolcu olduğunu anlamak için, eski Fenerbahçeli futbolculardan Sedat Taylan'ın 1944 yılında yayınladığı, "Fenerbahçe'den Hatıralar" adlı kitabına bir göz atalım: "Arif, çok eskiden Fenerbahçe takımında, müteaddit defalar tekdirle seyretmiştim. O zaman, Fenerbahçe müdafaasının belkemiği vaziyetindeydi. Zayıf fakat çok çetin, gözü pek bir oyuncuydu. Sert, fakat faulsüz oynardı. "Maç sırasında asabî olan Arif, maç bitiminde sakin ve nazik bir genç olurdu..." Evet, daha önce de söyledik... Fenerbahçe, 1919 - 20 sezonunun ilk maçı olan İdmanyurdu mücadelesi için, Papazın bağında Arif'i bekliyordu...
 
O gelmeliydi, gelecektir, gelir... Fakat, onun yerine, kara haber geldi:"Arif, tam kalbine yediği bir kurşunla, şehit oldu." Olmaz... Olamaz... Olmamalı...  Fenerbahçeliler, bir anda mateme boğuldu. Herkes birbirine sarılıp ağlıyor, Türk futbolunun yetiştirdiği en gerçek kahramanının kaybına kahroluyordu... Hüzün, dalga dalga tüm İstanbul'a yayılmıştı. Ancak, maç oynanmalıydı... Fenerbahçeli yöneticiler, santra çizgisinin başladığı yerdeki sahanın kenarına bir sandalye koydular ve üzerine Arif'in 2 numaralı formasını astılar. Takım, sahaya 10 kişi çıkmıştı...

Ama Fenerbahçe eksik değildi. Saha kenarındaki sandalyede asılı duran forma, Arif'i sahaya sürmüş gibiydi. Sanki, rakibin ataklarını, hâlâ o durduruyordu. Fenerbahçe, kahramanının huzur içinde toprakta yatması için, o denli coşkulu oynadı ki, rakibi İdmanyurdu'nu tarihinin en farklı skoru ile yendi: 11-1.  O günden bu yana, o rekor hâlâ kırılamadı. Fenerbahçeli tüm futbolcular, bu galibiyet sonrasında hep birlikte 2 numaralı formanın önünde tazim duruşuna geçerek, "Ruhun şad olsun Arif" dediler.

Ve, bugunkü karşılığı ile o dönemin kuIüp genel sekreterli olan Fenerbahçe 1.Katibi Ömer Nazıma, Arif için bir ağıt yakıyordu:
"Azim sebat, metanet, işte bu...
Futbolu can etmişti şahsında.
Ey arkadaş... Kimdir bu?
Şehit Arif'imiz karşında
Dur ve ağla, elin bağla yanında.
En mukaddes şehittir bu...
Öldürdüler, vazifesi başında,
Ah Fener... Ne acıklı haldir bu..."

Fenerbahçe Kulübü'nün şehit Arif'in ruhuna okuttuğu mevlut tam anlamıyla olay olmuştu. Mevlut sırasında kulüp binası dolup taşmıştı... Herkes ağlıyordu. Arif (Emirzade), yüzbaşı rütbesi ile şehit olmuştu. Yüksek mühendislik eğitimi görmüştü ve Fransızca biliyordu. Arif'in sağlığında Fenerbahçe genç takımında oynayan Sedat Taylan, "Biz Fenerbahçeliler" adı ile yazdığı anılarında, bu şehit futbolcuyu da anlatır. 1965 tarihli kitaptan aynen aktarıyoruz:

DEVRİNİN EN BİLGİLİ FUTBOLCUSU...

"Arif, Fenerbahçe Kulübü'nün kuruluşundan itibaren oynayan futbolculardan biriydi. Birinci Dünya Savaşı'nda vatanî vazifeye çağrılıncaya kadar, Fenerbahçe takımında defansın belkemiği olarak sağbek oynadı. "Ortadan biraz yüksek boylu, futbola elverişli bir cüsseye sahip, sağlam bir gençti... Saçlarını, alabruz kestirirdi. Yuvarlak yüzlü, çenesinin sağında büyükçe bir beni vardı. Sakin bir yaradılışı olmasına karşın, oyun sırasında hırslı olur ve gözünü budaktan ayırmazdı. Aynı zamanda, devrinin en bilgili futbolcularından biriydi."
Sedat Taylan'ın kitabında bundan başka bilgi yok... İşin tuhafı, dünyada eşi - emsali görülmeyen Arif olayı; ne yazık ki belgelere geniş ölçüde yansımamış... Hakkında topluca bir bilgi yok... Birkaç paragraf halinde çeşitli kitaplara yayılmış bilgiler için, 50'ye yakın eseri, didik didik etmek zorunda kaldık.

Anlayacağınız; dünya futbol tarihine bile altın harflerle geçebilecek önemdeki şehit Arif olayını, vurdumduymazlığımız sayesinde geçmişin derinliklerine gömmüşüz... Savaşı bırakıp sahaya giren, sahayı bırakıp savaşa dönen dünyanın en ilginç futbolcusunun Türk olduğundan haberimiz yok.Ne yazık!

Fener'e işgalci baskını: 2 ölü

Gecenin en karanlık vakti, sabahın en yakın olduğu vakittir... İşte böyle bir an, gün yola çıkmış geliyor.Alacakaranlığın az sonra siluetini çizmeye başlayacağı bir binada, ölgün ışıltıların gölgelerini büyüttüğü insan kıpırdaşmaları var. Bina, Fenerbahçe Kulübü binası... Devir, İstanbul'un işgal devri...  Sabahın ilk ışıklarını karşılamak, işgal İstanbul'unda, sadece balıkçılara verilmiş bir hak... Lüfer, palamut, kofana... Artık, neyi takmışsan kafana... Ağ mı gerersin, olta mı atarsın, yoksa volta mı? Bu yalancı sabah özgürlüğü, boşuna değil. Çünkü, işgalciler de beslenecek. Sofralarına balığı kim getirecek? O işgalci hergele, boşuna demez rastgele... İşte bu ahval ve minval üzere; Fenerbahçe Kulübü'nün dereye bakan arka tarafındaki balıkçı teknesinde, çingene palamudu telaşı var. Ağlar tamam mı ağalar? Yola çıkıldı çıkılacaktı...
"Bismillah" denildi, denilecekti. Ama yükle yükle tekne dolmuyor, bu Fener'in balıkçıları denizi mi kurutmaya niyetli?... Aslında yüklenen ağ değil, silahtı... Olta yerine, uzun namlulu tüfek vardı... Mermiler, yem niyetine kullanılacaktı. Top, tüfek, bomba... Şimdilerde olsa, bunlar trola çıkıyor dersin. Fakat onlar, Anadolu'ya... Atatürk ve silah arkadaşları, cephede cephane bekliyordu... Çünkü kurşun ata ata biterdi. Yooo, öyle değil... Ömür biter, kurşun bitmezdi. Sağ olsun Fenerbahçe, cephaneyi eksik etmezdi... Gecenin sessizliğinde karanlığı yaranlar, yalnız Fenerbahçe'nin balıkçı görünümdeki yurtseverleri değildi.

FENER'E SUÇÜSTÜ YAPACAKLARDI

Düşman, bir Rum ihbarının sinsiliğinde, kulüp binasına doğru sokuluyordu. İşgal kuvvetleri, Fenerbahçe'yi suçüstünde yakalayacaktı. Teknede taşıdıklarını, "Balıktı" diye yuttururken, işgalciler alıktı... Şimdi de, Fener'i faka bastıracaklardı. Sinsi sinsi sokulan silahlı kalabalık, kulüp binasındakilerin dikkatinden kaçmadı. Gözcüler, arkadaşlarını uyardı. Son bir gayretle, son parti silah tekneye yüklenirken, işgalciler iş işten geçmenin telaşı içinde ateşe başladı. Ancak, kulüpten karşılık gördüler... Fenerbahçe'nin ikinci takımında futbol oynamış Refik ve Mustafa Beyler düşmanı oyalıyordu. Ancak, sayıca çok üstün olan İngiliz işgalciler; kısa sürede binaya girdiler ve yüzlerce tüfeğin ateşi altında Refik ve Mustafa beyleri şehit ettiler. O arada tekne yola çıkarılmış, silahlar kurtarılmıştı. Düşman, hiçbir ipucu bulamamıştı.
İki şehit vardı, hiç şahit yoktu.

Onlar hayata gözlerini kapamadan, Anadolu'ya son cephaneyi ve son kafileyi göndermeye muvaffak olmuşlardı. Görev tamamlanmıştı. Yaşasın vatan... Yaşasın Fenerbahçe... İşgal kuvvetleri ne olup bittiğini tam anlayamadan ve hiçbir şeyi belgeleyemeden; sadece Fenerbahçe Kulübü'nü kapatmakla yetindi. Bina tümüyle tahrip edilmiş, sahası ise topçu birliklerinin hayvanları için ahır haline getirilmişti. Uzunca bir süre sonra, saha yeniden futbola açıldığı zaman, bu kez de tetanos mikrobu teşhisiyle kullanılamamıştı. Savaş acımasızdı ve bitmek bilmiyordu.  Taa Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıç yıllarından beri; eli silah tutan herkes cepheden cepheye koşmuştu... Çanakkale Savaşı, ardından mütareke ve işgal yılları, derken Kurtuluş Savaşı..
Ayakta ellerini göğsüne dayamış olan şehit Arif, sol yanındakiler ise kaptan Galip ve Sabri
.
Kulüpler, formalarını çıkarıp üniformalarını giyen futbolcuları şehit ya da gazi olunca, hayli çökmüştü. Kadroları erimiş; Fenerbahçe'nin elinde 3, Galatasaray'ın elinde 2, Beşiktaş'ın ise tek futbolcusu kalmıştı. Kayıplar nedeniyle, 1916-17 sezonunda lig, 15 - 16 yaş grubundaki çocuklarla oynanabilmişti.

Fenerbahçeli Arif, Kaptan Galip ve Sabri gibi futbolcuları; çoğu kez savaş alanlarından kopup gelerek sahaya çıkmış ve takımlarına destek vermişlerdi.  Dünyada böylesine cepheden lig maçlarına koşmuş, tekrar savaşa dönmüş başka futbolcular yoktu... Arif'in kaybı, Fenerbahçe'nin müthiş bir milliyetçilik duygusunun kabarmasına yol açmıştı. Bunun bir uzantısı olarak, işgal yıllarında, Kurtuluş Savaşı, için çok aktif bir rol oynamıştı. Evet, Türk futbolu topyekûn savaşın içindeydi. 

"Büyük Taarruz" emri futbol maçında verildi

Türk futbolu, ülke savunması karşısında üzerine düşen görevi, sayısız şehitler vererek yerine getirmiştir... Mustafa Kemal, onca telaşı arasında, futbol şehitleri için yazılan "Kin" adlı şiiri tümüyle ezberlemiş ve Ruşen Eşref Ünaydın'ın anlatımıyla "Kendi kendine olduğu anlarda, bağıra bağıra okumuştur..."

Üç büyükler, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları'na doğrudan katılmış, Fenerbahçe ise Anadolu'ya silah kaçırma işinde, birinci derecede aktif görev almıştır. Atatürk ve futbol, milli mücadele döneminde de birbirinden kopuk değildi... Hatta Büyük Önder, Büyük Taarruz'un ilk emrini, bir futbol maçında vermişti... Bu olay, Türk futbol tarihinin, asla unutulmaması gereken müthiş bir gerçeğidir. Çünkü bir futbol maçı, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti'ni yaratacak bir zafere imzasını atıyordu. Şimdi, bu muhteşem olay için, zaman tüneline girelim...

1922 yılında, temmuz ortalarındayız... Kurtuluş Savaşı'nı henüz kazanmamışız ama, eli kulağında...
Bunun için tek şart var: Büyük Taarruz'un başlayacağı tarihin, kuvvet komutanlarına iletilmesi...
O günlerde, telgraf emirleri İstanbul hükümetine ya da işgal kuvvetlerine iletildiği için, bu yol tehlikeli... Kuryelerden de zaman zaman fireler çıkıyor. Bu nedenle çok gizli emirlerin, doğrudan muhataplarına tek elden verilmesi şart. Kumandanlar bir araya toplanıp kararlaştırsalar, düşman uyanıp tedbir alacak. Bu nedenle, sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi, bir havanın estirilmesi gerekiyor. İşte, Türk futbolu, burada görevine başlıyor... Bakalım neler yapacak?  1922 yılının temmuz ortalarındayız demiştik... Anadolu Ajansı, Anadolu'daki Atatürk'e bağlı ordu birliklerinin katılacağı bir futbol turnuvası düzenlendiğini haber veriyor.  Final maçını, 1. ve 2. Ordu takımları oynayacaktı.

Ajans, bu turnuvaya özellikle önem veriyor. Bu finalle ilgili, çok sık haberler yayınlanıyor. Anadolu'daki halk da yavaş yavaş işin heyecanına girmişti... Giderek merak artıyor. Ajans, daha sonra Atatürk'ün ve tüm kuvvet komutanlarının bu final maçını izlemek için Akşehir'e geleceğini duyuruyor... O sırada, İzmir'i işgal altında tutan Yunanlılar, bu futbol ilgisi karşısında alaylı alaylı gülüşüyorlar... İşgal ordusunun İngiliz generali Charles H. Sherril, yayınladığı anı kitabında, o günleri şöyle anlatıyor: "Bu büyük futbol maçıyla ilgili haberler, gazetelerde ön planda yer alıyordu. Bu durumdan, Yunanlılar da hoşnut görünüyordu. Zira, Türk ordusunun, hiç olmazsa, yakın bir gelecekte, herhangi bir harekâtta bulunması söz konusu olmayacaktı. Çünkü Türkler, şimdilik yalnızca futbolla ilgileniyordu."

FİNALDE PLAN TARTIŞILIYOR...

Anlayacağınız, Atatürk'ün taktiği tutmuştu... Kendisinin ve bütün komutanlarının Akşehir'de toplanması, şüpheye yol açmayacaktı.  Ve nihayet, final günü gelip çatmıştı. Akşehirliler, maçın oynanacağı sahayı hıncahınç doldurmuştu. 28 Temmuz 1922 tarihini unutmaları mümkün müydü?... Gazi Mustafa Kemal, yanında Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa ve 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa ile birlikte, aynı anda sahaya geldi. Coşkun sevgi gösterileri içinde, kendilerine ayrılan özel tribüne yerleştiler.

Atatürk ve komutanlar, maçı seyrediyormuş gibi görünüp birlikte oyunu tartışıyorlarmış gibi bir havadaydılar. Hâlbuki o sırada, Atatürk kuvvet komutanlarına, Büyük Taarruz'un 22 Ağustos'ta başlayacağını dikte ediyordu. Emir anlaşılmıştı... Ve bu bilginin başka yere sızması, asla mümkün değildi. Çünkü çok gizli tarihi, yalnızca onlar biliyordu. Akşehir'deki bu final maçında tribünde verilen "Büyük Taarruz" emrinden, hükümetin bile haberi olmamıştı. Atatürk, Akşehir'deki o günden Nutuk'ta şöyle söz ediyor: "O final maçında verdiğim taarruz emrinin tarihini, Vekiller Heyeti'ne de bildirmemiştik. Artık, onlara resmî olarak duyurmanın zamanı gelmişti..." Görüldüğü gibi; her şey planlandığı şekilde olmuştu. Hiç kimse, Türk ordusundaki büyük gelişmelerden bilgi sahibi değildi... Oysa ülke, bu maçtan sadece bir ay sonra, kesin zafere kavuşacaktı. Böylece, Atatürk'ün resmî sıfatla hayatında seyrettiği ilk ve tek futbol maçı, Türkiye'nin kaderini değiştirmişti.

FUTBOLUN STRATEJİK MİSYONU...

Futbol, ülkenin kurtarılmasındaki son misyonunu da tamamlamıştı... 30 şehit, sayısız gazi vermişti... Akşehir'deki stratejik görevi ile de, Kurtuluş Savaşı'na imzasını atmıştı. İstanbul'un işgal yılların da; Fenerbahçe'nin Fransız ve İngilizler'le yaptığı maçlar; futbol maçından çok, bağımsızlık savaşı gibiydi. Fener kazandıkça, zafer kazanılmış gibiydi... Savaşlar sırasında 11 futbolcusunu kaybeden Fenerbahçe; bu haliyle bile işgal ordularının futbol takımlarına kan kusturuyordu. Onları yeniyor, yeniyor, yeniyordu...
İngilizler ve Fransızlar, "Belki bu sefer yeneriz" diye durmadan Fenerbahçe ile maç alıyor, her seferinde hüsrana uğruyorlardı. Fenerbahçe, yaptığı 50 maçtan 47'sini kazanmıştı.

İstanbul'daki İngiliz Orduları Başkomutanı General Harrington, duruma sinirleniyor ve Fenerbahçe'nin mutlaka ezilmesini istiyordu. İngiltere'den Liverpool'un kalecisini de getirtererek oluşturulan bir takımla, sarı-lacivertlileri yenmeyi düşündüler. Harrington, kendi adına, Londra'da bir metrelik büyük bir kupa yaptırdı. Ancak, hiçbir şey kâr etmedi ve Harrington Kupası'nı, işgal karmasını 2-1 yenen Fenerbahçe aldı!... Toplantı ve yürüyüş yasağına rağmen, halk sahaya dolmuş ve Fenerbahçeliler'i, omuzlarında Tünel'e kadar taşımışlardı.
 
O günlerin Fenerbahçe'sinde genç takım oyuncusu olan Bedri Gürsoy, bu muhteşem günlerin, hayatta kalan tek tanığı... Nemli gözlerle, o günleri anlatırken, "Hem havan topuyla, hem futbol topuyla savaş kazanan tek ülke biziz" diyordu... Şehitlerimiz var... Şahitlerimiz var... Futbolda birçok ülke "Dünya şampiyonu" oldu ama; hiçbir ülkenin futbolu bizimki gibi "Kahraman" olamadı.
Sağolasın Türk futbolu!









Yazan: Ali Sami Alkış





2 Ekim 2015 Cuma

ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİ POLİTİKALARI - Bölüm 3-





2.3. Atatürk’ün Devletçilik Politikası

Devletçilik konusundaki genel yaklaşım, o dönemdeki uygulamaları bir sistem sonucu ortaya çıktığını kabul etmemek yönündedir. Dönemin uygulamaları ve devleti yönetenlerin bu konudaki görüşleri incelendiğinde devletçilik uygulamasının bir doktrin gereği değil pragmatik bir zihniyetle benimsendiği anlaşılacaktır. Atatürk’ün devletçiliğinin ekonomi politikasını yönlendirme açısından en iyi açıklaması yine kendisine aittir: “Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik prensibi bütün üretim araçlarını özel girişimden alarak, milleti tamamen başka temeller içinde düzenlemek amacı güden, özel girişimlere ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir. Bizim izlediğimiz devletçilik, özel girişimi esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar milleti refaha, ülkeyi imara eriştirmek için milletin genel ve yüksek faydasını gerektirdiği işlerde – özellikle ekonomik anlamda – devleti gerçek anlamda ilgili kılmaktır.” 2 Atatürk’ün bu sözlerinden uygulanan devletçiliğin doktriner bir yanının olmadığı fakat bir zorunluluk sonucu ortaya çıktığı ve özel girişimi savunduğu anlaşılmaktadır (Altıparmak, 2002:39). Atatürk’ün 1933 yılında açıkladığı devletçilik rejimi aşağıdaki ilkeleri içermekteydi (Hiç, 1998:3287-3288):

• Özel teşebbüs esastır. Ancak özel teşebbüsün ele alamadığı sektör devlet yatırımlarıyla sağlanacaktır.
• Devlet teşebbüsleri esas itibariyle sanayi sektörü için söz konusu olacaktır. Özel girişimi ve devlet teşebbüslerini finansal bakımdan desteklemek üzere devlet tarafından bankalar kurulacaktır. Tarımda devletin rolü olmayacaktır. Devlet tarımda araştırma amacıyla çiftlikler kuracak ve çiftçilere teknoloji aktaracaktır.
• Özel teşebbüs herhangi bir alanda yeterince uzmanlaştığı takdirde o sektör kamudan özel teşebbüse devredilecektir.

Devletçi ekonomi politikasının birisi devlet işletmeciliği, diğeri de; ekonomik hayatın fiyat mekanizmasını, dış ticareti ve benzeri makroekonomik parametreleri denetleme yoluyla düzenlemeye çalışması gibi iki şekilde yürütüldüğü anlaşılmaktadır (Özyurt, 1981:132). Devletçilik döneminin ana hedefleri; özellikle sanayideki üretim artışı yoluyla hızla kalkınmak, ödemeler bilançosunu iyileştirmek, ekonomik büyüme sağlamak, tarımsal ve sosyal reformlar aracılığıyla hayat standardını yükseltmek ve ekonomik bağımsızlığı elde etmekti.

2.4. 1929-1938 Dönemi Türkiye Ekonomisinin Durumu

1929 yılına kadar liberal ekonomi politikalarının uygulanması sonucu zayıf olan özel girişimin devlet teşvikleri ile kalkınamayacağı gerçeği ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi olarak 1928 yılında Osmanlı borçlarının ödenmesi ve 1929 Büyük Dünya Bunalımının etkilerini söylemek mümkündür. Dünya pazarlarında tahıl ve hammadde fiyatlarının düşmesi Türkiye’nin ihracat gelirlerini düşürmüş ve devletin müdahaleci bir yapıya bürünmesine sebep olmuştur.

2 Orijinal konuşma metni şu şekildedir: “Bizim takibini muvafık gördüğümüz devletçilik prensibi bütün istihsal vasıtalarını fertlerden alarak, milleti büsbütün başka esaslar dâhilinde tanzim etmek gayesini güden ve hususi ve ferdi teşebbüs ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir. Bizim takip ettiğimiz devletçilik, ferdi mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar milleti refaha, memleketi mamuriyete eriştirmek için, milletin umumi ve yüksek menfaatlerini icap ettirdiği işlerde -bilhassa iktisadi sahada- devleti fiilen alakadar etmektir.”


Bu dönemde para politikası açısından gerçekleşen en önemli gelişme 11 Haziran 1930 yılında 1715 sayılı kanunla TCMB’nin kurulmasıdır. Anonim şirket statüsünde kurulan TCMB’nin hisselerinin bir kısmı maaşlarından taksitle kesilmek üzere devlet memurlarına satılmış, hazinenin payı ise %15 ile sınırlandırılmıştır. Ayrıca bankanın işlevleri 1938 yılında yapılan bir kanun değişikliği ile kamu kuruluşlarının finansmanını sağlayacak şekilde genişletilmiştir (Bahar, 2004:162).

1929 yılına kadar Türk Lirası’nda görülen göreceli istikrarın dünya ekonomik bunalımının etkisi ile bozulması sonucu çıkarılan 20 Şubat 1930 Tarih ve 1568 Sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun; döviz üzerindeki devlet kontrolünün güçlenmesini sağlamıştır. Bu yasa ile döviz, tahvil alım ve satımı ile Türk parasının korunması hakkında önlemler alınmıştır (Akgönül, 2001:121).

Ekonomik kalkınma açısından izlenen devletçi politika sonucu 1929- 1938 yılları arasında önemli devlet bankaları faaliyete geçmiştir. Kurulan bu bankaların genel özelliği belirli bir sektörü veya toplumsal kesimi desteklemek üzere faaliyete geçmeleridir. Bu dönemde kurulan bankalar; Sümerbank, Etibank, Denizbank, Belediyeler Bankası, Türkiye Halk Bankası, T.C. Ziraat Bankası (Yeni Düzenleme ile) ve Türk Ticaret Bankasıdır. Yerel banka döneminin kapandığı, önemli devlet ve finansman kurumlarının faaliyete geçtiği bu dönemde Türkiye’de 21’i yerel, 2’si devlet bankası, 9’u da yabancı banka olmak üzere 32 banka faaliyetine son vermiştir (Paçacı, 1998:3401).

1929 Büyük Dünya Bunalımı sonucu vergi gelirlerinin düşmesi sebebiyle, 1931’de İktisadi Buhran Vergisi, 1933’te Muvazene Vergisi ve 1936’da Hava Kuvvetlerine Yardım Vergisi getirilmiştir. Bu vergiler, çalışan kesim ile kazanç vergisi mükelleflerini vergilendirmekteydi (Korkmaz, 1998:3415).

Yukarıda ayrıntılı ifade edilen 17 Nisan 1934 yılında kabul edilerek uygulanmaya başlayan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nda; tekstil, kendir kesen, demir-çelik, porselen-çini, kağıt, şeker ve gül sanayileri gibi sektörler yer almıştır. Bu dönemde 1934 yılında Bakırköy Bez Fabrikası, Keçiborlu Kükürt Fabrikası, 1935’te Kayseri Bez Fabrikası, Paşabahçe Cam Fabrikası, Zonguldak Türk Antrasit Fabrikası, 1936’da İzmit Birinci Kâğıt Fabrikası ve Çubuk Barajı, 1937’de Nazilli Basma Fabrikası ile Ereğli Bez Fabrikası, 1938’de Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası ve Divriği Demir Madeni İşletmesi açılmıştır. Ayrıca yukarıda sayılan devlet kuruluşlarının dışında yeni kurumlarda açılmıştır. Bunlar; Başvekâlet İstatistik Genel Müdürlüğü (1930), Tekel Genel Müdürlüğü (1931), PTT Genel Müdürlüğü (1933), Hava Yolları İşletmesi (1933), Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü (1935), Maden Tetkik Arama Enstitüsü (1935), Elektrik İşleri Etüt İdaresi (1935), Tapu Kadastro Umum Müdürlüğü2003:76).





Bu dönemde, tarım alanında yaşanılan en önemli gelişme, 1932 yılında Ziraat Bankasına bağlı olarak kurulan ve 1938’de bağımsız bir kamu kuruluşu olarak Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) adını alan kurumsal düzenlemedir. Başlangıçta sadece buğday için destekleme fiyatı belirleyen ve alım işlemi yapan kurumun yetkileri daha sonraki yıllarda giderek genişletilmiştir (Kepenek ve Yentürk, 2001:71).

Madencilik alanında bu dönemde kamu girişimciliği 1935 yılında Maden Tetkik Arama Enstitüsü ve Etibank’ın kurulması ile büyük bir ivme kazanmıştır. Madencilik alanındaki kamu faaliyetleri iki taraftan yürütülmüştür. İlk olarak taş kömürü ve bakır madenlerinin işletme yetkisi Fransız ve Alman ortaklığından 1936 yılında alınmıştır. Daha sonra kamulaştırmalar ile birlikte krom ve demir başta olmak üzere madenler ile ilgili üretim ve arama çalışmaları yaygınlaştırılmıştır (Kepenek ve Yentürk, 2001:73).

Sonuç ve Değerlendirme

1923-1929 döneminde İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar ile ekonomik yapı ve kurumlar oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu dönem içerisinde kısmi bir liberal yapı yaşanmıştır. Devlet özel sektörü yatırım yapmaya teşvik edecek çeşitli yasal ve kurumsal düzenlemeleri gerçekleştirmekle birlikte doğrudan ekonomik yatırımlara girişmemiştir. Kısmi liberal dönemden müdahaleci döneme geçişin temel nedenleri, 1929 yılında yaşanan Büyük Dünya Bunalımının etkisi, bu döneme kadar özel kesimin istenilen ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmekte yetersiz kalması ve Osmanlı Devleti’nden kalan borçların ödenmesinin getirdiği ağır yük devletin müdahaleci bir yapıya bürünmesine neden olmuştur.

Bu müdahaleci yapı, ülkenin devletçi bir politika izlemesine neden olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin izlediği devletçilik politikasına bakıldığında doktriner bir yanının bulunmadığı görülmektedir. Atatürk’ün devletçilik modeli sosyalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir. Atatürk’ün devletçilik modeli, özel kesime öncülük yaparak ekonomik kalkınmayı hızlandırmak ve ülkeyi refaha kavuşturmaktır.

Özer ÖZÇELİK*
Güner TUNCER**

18 Haziran 2015 Perşembe

EMPERYALİZM TÜRKİYE GİBİ ÜLKELERİN GELİŞMESİNİ NASIL ENGELLİYOR?



Cihan Dura


Geçtiğimiz Nisan (2015) ayında bir kitabım yayımlandı, Elmadağı Yayınları tarafından: Türkiye’ye Batı saldırısı: Ekonomimiz Hangi Silahlarla İşgal Ediliyor?  Bu yazım, kitabın sonuç bölümünün ilk kısmının geniş bir özetidir.

Emperyalizm… 500 yıldır insanlığın bütün ıstırap ve felaketlerinin birinci kaynağı!… Günümüzde de Neoliberalizm kisvesi altında “piyasa ekonomisi, küreselleşme, yükselen piyasalar, demokrasi, insan hakları” gibi parlak sloganlar kullanarak Türkiye gibi ülkeleri kontrol altına almakta, bu şekilde pazarlarını, doğal kaynaklarını, hattâ birikmiş sermaye stoklarını gasp etmektedir. Bu kapsamda Derin Merkez -ve onun yönetimi altındaki ABD, İngiltere, Almanya, Fransa gibi Merkez ülkeleri-  Türkiye gibi sanayileşmeleri engellenmiş ülkelerin kendilerine rakip bir güç haline gelmelerini, çeşitli ekonomik ve politik silahlar kullanarak önlemeye çalışıyor. Bu silahlardan başta geleni serbest mübadeledir, serbest ticarettir. İkincisi ülkeyi borçlandırmaktır. Üçüncü silah özelleştirmedir. 

Sonra yabancı sermaye gelir. Beşincisi o ülkeye toprak sattırmaktır. Bütün bu habis politikalar “küreselleşme” denilen süreçte, ulusötesi şirketlerin çıkarları için, onlar daha büyüsünler, güçlensinler, dünyanın kaynak ve pazarlarını olabildiğince ele geçirsinler diye, yalnız Türkiye’de değil, birçok diğer Çevre ülkesinde uygulamaya konmuştur.

‘***’
Küreselleşme olgusu vahşi kapitalizmin, Çirkin Batı’nın, özellikle ABD’nin, kendi siyasal, sosyal ve ekonomik kalıplarını bütün dünyaya dayatma aracı ve sürecinden başka bir şey değildir. Bu sayede dünyanın diğer ülkeleri (Çevre ülkeleri) henüz sanayileşememiş, sahipsiz olarak, Merkez’in sömürüsüne açık bir duruma getiriliyor; sanayileşme girişimleri “Merit Stratejisi” yoluyla engelleniyor. Oysa söz konusu ülkelerin durumlarının iyileşmesi, ilerlemeleri, sanayileşmeleri, yeni kurulan sanayilerinin dev ulus-ötesi şirketler karşısında koruma altına alınmasına bağlıdır. Bunun birinci koşulu ise Ulus-Devlet yapısının muhafaza edilmesidir. Görülüyor ki Batı’nın çıkarlarının gerektirdiği düzenle -Türkiye gibi- az gelişmiş, sanayileşmeleri engellenmiş ülkelerin çıkarlarının gerektirdiği düzen arasında bir karşıtlık vardır, uyuşmazlık vardır.

Batı tek çözüm yolu olarak şunu görüyor: Bu ülkelerin millî devletlerinin planlı bir şekilde zayıflatılması; o ülkelerin devletlerinin, Merkez’in çıkarlarına hizmet edecek bir kalıba dökülmesi... Beş ekonomik silah ve diğerleri bu amaçla kullanılıyor. İşte günümüzde AB ve ABD ile kurulu ilişkiler yoluyla ve işbirlikçilerin desteğiyle Türkiye’de yapılmakta olan da budur.
Oysa bugünün Merkez ülkeleri, tarihlerinin bir safhasında “ulus-devlet” olarak, böyle bir ekonomik zırhın arkasında ekonomilerini korumaya alarak sanayileştiler. Bugün ulaştıkları gelişme aşamasında ise o zırhı çıkararak yeni bir zırh geçiriyorlar üzerlerine: e-devlet. Bundan böyle bu yeni zırhın içinde varlıklarını ve geleceklerini güvenceye alacaklar. Oysa dünyanın diğer ülkeleri, örneğin Türkiye; yeteri kadar gelişemedikleri için hâlâ ulus-devlet zırhına muhtaç durumdalar. Onların da gelişmesi, güçlenmesi, zenginleşmesi o zırha bağlı! 

Ancak Batı Oligarşisi; Derin-Merkez buna izin vermiyor: Ben “ulus devlet zırhını çıkardım, sen de çıkaracaksın” diyor. Ve çıkarttırıyor! “Benim gibi olacaksın” diyor. Neden bunu istiyor Batı Oligarşisi, Derin Merkez?... Çünkü böyle savunmasız bırakılarak, ulusötesi şirketlerin, o ülkelerin ekonomik kaynaklarını ve pazarlarını ele geçirmeleri kolaylaştırılıyor!
Öte yandan Derin-Merkez’in emrinde olan IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar ise, ulusüstüleştirme, bölgeselleştirme ve yerelleştirme gibi yollarla, ulus devleti ulus devlet yapan özellikleri birer birer ortadan kaldırıyorlar. Çevre ülkelerinin, Türkiye’nin de, Derin-Merkez’in, ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin çıkarlarının emrine, daha doğrusu bunların küresel şirketlerinin hizmetine girmelerini sağlıyorlar.

 ‘***’
Merit stratejisi Derin Merkez’in başta gelen bir stratejisidir. Bütün ekonomik silahların tetiğindeki parmağın sahibi hep aynı odaktır: Derin-Merkez’dir; dev küresel şirketlerin sahipleri, yöneticileridir. Şuna inanmışlardır ki, kendilerinin sürekli güçlenmesi, zenginleşmesi için, kendileri dışındaki dünyanın, “sanayileşmeleri engellenmiş” ulus-devlet ekonomilerinin gelişmemesi, uyanmaması gerekir. Bu ekonomiler hep birer pazar olarak, hep birer hammadde kaynağı olarak kalmalıdır. Politikalarını ABD yönetimine uygulatırlar, diğer kapitalist ülke hükümetlerine, Avrupa Birliği yöneticilerine, aramızdaki işbirlikçilerine, sözde demokrasi rejimi hükümetlerine uygulatırlar!
Günümüzün süper emperyalist devleti olan ABD hep ikili oynar, hep çifte standarda başvurur. “Merdiveni iter.” Modern ekonomi biliminin, “serbest piyasa”nın yetersizliğini açıkça ortaya koymuş olmasına rağmen, bütün dünyaya serbest piyasa ekonomisini dayatır. Diğer ülkeleri, onlara büyük zararları olacağını bile bile, sermaye pazarlarını uluslararası spekülatif sermaye akımlarına açmaya, dış borçlanmaya, dış ticaretlerini serbestleştirmeye zorlar. Çünkü bu açılımlar kendi şirketleri lehinedir.

Amerika ve onun küresel şirketleri; dünyanın geri kalanı, özellikle yoksul ülkeler için büyük bir sorundur. Çünkü onun ve şirketlerinin ihtiyaçları ile diğer ülkelerin ihtiyaçları arasında tam bir uyumsuzluk vardır. O “güçlü olan benim” diyerek dünyayı kendi ihtiyaçlarına göre düzenlemeye kalkışıyor; bu da doğal olarak diğer ülkelerin kendi sorunlarının çözümsüz kalmasına, hattâ daha da ağırlaşmasına sebep oluyor.

Dünyada “küreselleşme” mi var, Batı’da (AB ve ABD’de) yerleşik birtakım güçler diğer ülkelere, örneğin Türkiye’ye Washington Uzlaşması gibi belgeleri, ticaretin serbestleştirilmesini, sermaye hareketlerinin önündeki engellerin kaldırılmasını, devletin küçültülmesini, piyasaların serbestleştirilmesini mi dayatıyor? Bütün bu talepler ulusötesi şirketler içindir. Türkiye’de dış borçlanma mı teşvik ediliyor, özelleştirme mi yapılıyor, yabancı sermayenin önü mü açılıyor, ille Avrupa Birliği’ne üye mi olsun deniyor? Bütün bu gayretler de ulus-ötesi şirketler içindir. Trilyonlarca dolara hükmeden ulusötesi şirketler, dünya ekonomisi üzerinde muazzam bir yaptırım gücüne sahipler. Çıkarlarına, büyümelerine en uygun politikaları Türkiye gibi sanayileşmeleri engellenmiş ülkelere –iç düşmanlar eliyle-  dayatıyor ve bunda da başarılı oluyorlar. Nihai hedef bütün ülkelerde şirket egemenliğini kurmaktır. Çevre ülkeler toplum ve devlet olarak örgütlenme biçimlerini kendi gelişmeleri için değil, Derin-Merkez’in, yani küresel şirketlerin planlarını ve çıkarlarını gözetecek şekilde yeniden oluşturmak zorunda bırakılıyor.

Daha da kötüsü, ulus-devletin etkisizleşip zayıflaması şeklinde kendini gösteren bu değişim, sanki normal bir gelişmeymiş gibi dile getiriliyor. Oysa olup biten, Merkez’in emperyalist yayılmasının ve  “merdiveni itme” politikasının bir dışavurumundan başka bir şey değildir. Bu süreç “doğal küresel bir evrim”in eseri olmayıp belli bir sınıfın iradesinin, “Derin-Merkez”in (küresel şirketlerin) eseridir,  Her şey, temel dürtüsü “zenginleşme ve iktidar hırsı” olan Derin-Merkez istediği içindir ki böyle oluyor, yoksa insanlık istediği, dünya toplumları istediği için değil! İngiltere, Fransa, ABD gibi ülkeler geçmişte çok geniş ölçülerde devletçi-müdahaleci politikalar uyguladılar. Ne zaman ki kalkınmalarını gerçekleştirdiler, o zaman Liberalizm’in savunucusu kesildiler. ABD sanayi alanındaki üstünlüğü kesinleşince, ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dış ticaretini serbestleştirmiş ve liberalizmin, serbest ticaretin en ateşli savunucusu olmuştur. 

‘***’
Peki, ya Türkiye ne yapıyor? O da devamlı aldatılıyor. Ona da sanayileşmiş, zaten zenginleşmiş olan ülkelerin işine gelen politikalar dayatılıyor. Türkiye’yi güce ve zenginliğe götürecek “merdiven” her seferinde ayağının altından çekilip alınıyor. Bizim liberal aydınımız, iş adamımız, politikacımız, profesörümüz, yöneticimiz, hükümetlerimiz ise bu gerçeği bir türlü göremiyor veya görmezden geliyorlar. Daha da acısı, birçoğu; Türkiye’yi mahveden bu politikaları övüyor, destekliyor!

Türkiye Cumhuriyeti iki temel üzerinde kurulmuştur: Milli Egemenlik ve Tam Bağımsızlık... Emperyalizm bütün saldırılarını bu temellere yöneltti. Ekonomik ve diğer silahlarını bu temelleri yıpratmak, yıkmak için kullandı. Önemli ölçüde başardı da bunu. Peki, nasıl?


Önce “Truva atı”, sahte demokrasiyi dayatarak, Millî Egemenliği tahrip etti. Bu yoldan bağımsızlık surlarında gedikler açtı. Bağımsızlık elden gittikçe, Millî Egemenlik daha da zayıflayarak milletin dışında başka güç odaklarının eline geçti. Dolayısıyla Millî İrade felç oldu. Milletimiz artık –yukarda açıkladığım silahları kullanan- emperyalist güçlerle yerli işbirlikçilerin tutsağı durumundadır. Bütün kaynaklarıyla, pazarlarıyla sürekli sömürülmektedir. 1938 yılından sonra ve özellikle 2003 tarihinden itibaren, ne yazık ki Türk milletinin başına gelen budur.