Ankara’nın Başkent Oluşu
NUSRET
BAYCAN
Ankara’nın
başkent oluşunda Atatürk’ün uzağı görüşünün yanında, siyasî, stratejik ve
jeopolitik düşünceleri, Kurtuluş Savaşı’nın güvenlik altında idaresi
zorunluluğu ve psikolojik faktörlerin rolü büyüktür. Von Der Goltz Paşa’nın
başlattığı “başkentin değiştirilmesi” tartışmaları, siyasî gelişmede buna
yardımcı olmuştur.
Atatürk’ün Uzağı Görüşü
Atatürk,
yurdun olağanüstü koşulları içinden gelmiş her yönüyle büyük adam, üstün bir
dahiydi. Yurdu kurtaran büyük bir komutan, üstün nitelikli bir diplomat ve
politikacı, örnek bir devlet kurucusu ve inançlı bir inkılâpçıydı. Bu alanlarda
hem düşünce hem de irade adamı olan Atatürk’ün daha Mondros Mütarekesi yapılmadan
çok önce, ordunun dağıtılacağını, düşmanın Anadolu’yu işgal edeceğini, düşmanla
halkın karşı karşıya kalacağını söylemesi ve gerekli önlemlerin alınmasını
önermesi ne kadar uzak görüşlü olduğunu kanıtlar.
İstiklâl
Savaşı’nda; girişim ve icraatını bir an önce kişisel olmaktan çıkarıp “Heyet-i
Temsiliye” ye dolayısıyla ulusa mal etmesi, “Misak-ı Millî” yi ilân ettirerek
emperyalist işgal ordularını Kafkas tampon devletlerinden, Ermenistan ve
Musul’dan yoksun bırakması ve diğer uygulamaları hep uzak görüşlülüğünün ve
dehasının eseridir. Ankara’yı başkent olarak düşünmesi ve sonunda bunu
uygulaması, bu şehrin Kurtuluş Savaşı’nda oynadığı siyasî ve stratejik rol,
Atatürk’ün bu görüş ve kararının da ne kadar yerinde olduğunu saptamıştır.
Atatürk’ün Stratejik Düşünceleri
Atatürk’ün
Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra 20’nci Kolordu’yu Ankara bölgesine
göndermesi, daha o günlerde bazı stratejik düşünce ve tasarıları olduğunu
göstermektedir. Örneğin, bu kolordunun komutanı, en yakın ve güvendiği
arkadaşlarındandı. Bu birliği her yöne karşı kullanmak için demiryolundan da
yararlanabilecekti.
Atatürk’ün
Doğu Cephesi’nden endişesi yoktur. O, yaşamı boyunca en tehlikeli cepheye yakın
olmayı ilke edinmiştir. Askerlik sanatının gereği de budur. Ankara’yı o kadar
zamanında seçmişti ki Yunanlılar Milne hattından ileri harekâta geçip Bursa’yı
işgal ettikleri zaman çekilen birlik ve müfrezeler Eskişehir’de karşılarında
Atatürk’ü buldular ve başlarında güçlü bir komutan olduğunu anlayarak ondan
sonra başarılı muharebeler verdiler.

Atatürk’ün Jeopolitik Düşünceleri
Ankara tarih
boyunca, stratejik yollar üzerinde ve geçilmesi zorunlu olan bir kenttir.
İskender,
Romen Diojen, Yavuz Sultan Selim, Haçlı Orduları, Timurlenk ve daha birçok
fatihler, başkomutanlar, askerler bu kentten geçerek hedeflerine ulaşmışlardır.
O nedenledir ki zapt edilmesi çok güç olan sarp bir tepe üzerinde üç surlu
muhteşem bir kale yapılmıştır.
27 Kasım
1892’de demiryolu Ankara’ya ulaşmıştır. Ayrıca demiryolu Eskişehir üzerinden
Konya ve Adana’ya doğru da uzandığından, Kurtuluş Savaşımızın strateji ve
taktiğinde önemli rol oynamış, ikmal konusunda da yararlı olmuştur.
Türk
İstiklâl Savaşı’nda, Ankara’nın önemi şundan kaynaklanıyordu. Bu şehrin, o
tarihte düşmanın ulaştığı Geyve Boğazı, Kütahya ve Afyon gibi önemli mevkilerle
de demiryolu bağlantıları vardı. Muharebe imkânları yeterliydi ve Orta Anadolu
gibi zengin üretim bölgesinin içindeydi.
Bu öneminin
yıllar sonra da değişmeyeceği Mustafa Kemal Paşa tarafından değerlendirilmişti.
Bugün modern jeopolitikçiler bu odak bölgenin Türkiye’nin kalkınmasında, büyük
rolü bulunduğunu ve bunu Ankara’nın başkent oluşuna borçlu olduğumuzu
söylemekte ve İstanbul’da yoğunlaşan endüstriyi Anadolu’ya dağıtmamızı
önermektedirler.
Psikolojik Faktörler
Ankara
halkı, çok zeki ve uzak görüşlü, biraz da tüccar ruhlu idi. Atatürk’ün
kişiliğinde ve gelişinde, kentlerinin hatta yurdun kurtarıcısını görmüş ve bu
büyük insana çok büyük ve tarihî bir karşılama töreni yapmışlardır. Seymenlerin
“Vatan uğrunda ölmeye geldik Paşam” sözü Atatürk’ü Ankara halkına çok bağlamış
ve Kurtuluş Savaşı’nı bu kentten güvenlik altında idare edeceğine
inandırmıştır.
Atatürk,
Ankara’yı çok sevmiştir. Bugün Ankara’nın ortasında yükselen Anıtkabir, Türkiye
Cumhuriyeti’nin insanlık tarihi varoldukça, yaşamaya devam edeceğini gösteren
bir semboldür.
Von Der Goltz Paşa ‘nın Başlattığı Tartışma
Başkentin
İstanbul’dan Anadolu’ya naklini ilk defa öneren Mareşal von Der Goltz’dur. 18
Haziran 1883’te yarbay olarak Türkiye’ye gelen ve değişik tarihlerde 16 yıl
Türk ordusunda hizmet eden bu Alman subayı son görevi olan, 6’ncı Ordu Komutanı
iken Bağdat’ta hastalanarak ölmüştür. Türkçe’ye çevrilen on askerî eserinden
“Millet-i Müsellâha” Atatürk’ün de okuduğu kitaplar arasındadır.
Meşrutiyet’ten
sonra (1908 – 1910) ikinci gelişinde katıldığı Askerî Şûra toplantısında şöyle
diyordu : “Başkenti İstanbul’dan Anadolu’ya örneğin Konya’ya nakledin, çünkü
İstanbul çalışmaya, iş görmeye elverişli bir yer değildir. Doğa, cenneti
yeryüzüne indirmek istemiş ve İstanbul’u seçmiş, o Boğaziçi, o Çamlıca, o
Adalar, cana can katar. Günün yarısı yolda geçer kalanı da ziyaretçilerinizle”
O, bu sözleriyle misafiri geldiği için toplantıdan ayrılan ve dönüşünde Sarıyer
vapuruna yetişmek için müsaade isteyen Nâzım Paşa’ya takılıyor ve gülüyordu.
Asıl nedeni, stratejik yönden İstanbul’un başkent olmaya elverişli olmayışıydı.
O, “ulaştırma yollarının uçlarında ve sonlarında başkent olmaz. Ortasında bir
başkent arayın” diyor ve İstanbul’u başkent yapan hiçbir devletin orada uzun
süre güçlü ve varlığını kanıtlayıcı olarak kalamadığını ekliyordu.
Doktor Jacke
de “İfham” ve “Vazife” gazetelerindeki yazılarıyla Goltz Paşa’yı destekliyordu.
“Vazife” gazetesi Başyazarı Ahmet Ferit Bey de destekleyenlerin başında idi.
İstanbul’un başkent kalmasını savunanların başında da Ali Kemal Bey vardı. O da
Osmanlı saltanatını devletler arasındaki genel dengenin koruduğunu, İstanbul’un
demirden bir manevî savunmaya sahip bulunduğunu, yenilsek de düşman ordularını
kapılarından sokmayacağını, Osmanlı mülkünün Avrupa uygarlığına açılan
penceresi olduğunu savunuyordu.
Siyasî Gelişme
Atatürk,
tarihe “Amasya Tamimi” adıyla geçen bildirgesiyle “İstanbul Hükûmeti’nin tutsak
olduğunu ve bağımsızlığa kadar bütün ulusla birlikte çalışmak üzere Anadolu’dan
hiçbir yere gidemeyeceğini, gerçek ulusal gücün Anadolu’da bulunduğunu ve karar
verme yetkisinin Anadolu’ya geçmesi gerektiğini” ulusa ve dünyaya ilân etmişti.
Atatürk,
Sivas Kongresi’ni yaptıktan sonra ülkeyi buradan idareye başlamıştı.
Atatürk,
daha Erzurum Kongresi’nde “Meclis’in İstanbul’da değil, Anadolu’da” toplanması
görüşünü savunmuş, bu gerçekçi isteğinde başarılı olamayınca İstanbul’la
korkunç bir “sinir harbine “ girişmiş ve 20 gün sonra da Damat Ferit
Hükûmeti’ni düşürmüştü.
Ankara’dan
geçen milletvekilleriyle görüşmüş, onların “Misak-ı Millî” yi ilân etmelerini
sağlamıştı.
Sonunda
olaylar O’nun düşündüğü gibi gelişmiş, İngilizler İstanbul’u resmen işgal
etmiş, Meclis padişah tarafından kapatılmış, bazı milletvekilleri ve komutanlar
İngilizler tarafından Malta’ya gönderilmişti.
Atatürk’ün
12 gün sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni açması O’ndaki insanüstü zekâ,
çalışma, enerji ve dinamizmin eseridir.
İşte, bu
dinamizm ve enerji “İnkılâpları” kısa süreye sığdıracak ve 4 yıllık bir
mücadeleden sonra Ankara’yı Türkiye’nin başkenti yapacaktır.
Ankara Kentinin Geçmişi
Çok eski bir
geçmişi olan Ankara, Augustus Tapınağı ve yazıtlarıyla her dönemde turistlerin
ilgisini çekmiştir. İlk sendika sistemi olan “Ahilik”in ve ticaretin
merkeziydi. Çünkü tüm kervan yolları buradan geçerdi. Tiftik keçisinin kaynağı
ve üretildiği yerdi.
Atatürk’ün
yüzüncü doğum yılı nedeniyle, Harp Akademileri Komutanlığı’nca, Yüksek Askerî
Bilimler Başkanlığı mensubu Em.Tuğgeneral Sayın Nurettin Türsan’a
hazırlattırılan, 1981 basımlı “Ankara’nın Başkent Oluşu” adlı eserdeki
bilgilere göre:
Ankara,
XVII. ve XVIII. yüzyıllarda 100.000 nüfuslu iyi bir ticaret merkeziyken, XIX.
yüzyıl sonlarına doğru merkez ilçesinin nüfusu 26.105’e düşmüş, ticaret de, bu
nüfusun üçte birini oluşturan Hıristiyan azınlığın eline geçmişti. Nüfusun
azalmasında susuzluğun ve kıtlığın etkisi büyüktür. Bu kıtlık, XIX. yüzyılın
ortalarına doğru başta Ankara olmak üzere Orta Anadolu’nun harap olmasına neden
olmuştur. Ankara artık eski, zengin ve güzel kent değildir. Bu dönemde
Ankara’da (merkez ilçesinde) 4.000 Türk, 1.700 Katolik Ermeni, 150 Gregoryan
Ermeni, 350 Rum ve 50 Yahudi ailesi yaşamaktadır. Sayı olarak 16.970’i
Müslüman, 5.551’i Katolik, 2.333’ü Rum, 825’i Gregoryan, 413’ü Yahudi, 13’ü
Protestan Ermeni’dir. (Bu dönemde Ankara’nın tüm nüfusu da 30.000’e düşmüştü).
1838
yılında, Anadolu’daki birliklerimizde görevlendirilen Prusyalı subaylardan
bazıları da Ankara’ya atanmışlardır. Bunlardan Eyalet Müşiri (Mareşal) İzzet
Paşa’nın yanına gönderilen Kurmay Yüzbaşı Baron von Vincke tarafından
Ankara’nın ilk plânı ve haritası yapılmış ve 1854’te basılmıştır.
1886 – 1894
yıllarında Ankara Valiliği yapan Abidin Paşa zamanında, kaybolmaya başlayan
tiftik sanayii canlanmış, kente 20 km. uzaktan su getirilmiş ve tren işlemeye
başlamıştır. Bu valinin adını taşıyan bir çiftlik ve semt bulunmaktadır.
Ülkemize
büyük hizmetleri geçen Colmar Von Der Goltz, 31 Mayıs 1889’da Ankara’ya gelmiş
ve Vali Abidin Paşa’yı ziyaret etmiştir. Bu sırada Almanlar Berlin – Bosfor –
Bağdat demiryolu ve diğer demiryolları için Avrupa’nın sömürgeci ülkeleriyle
kıyasıya rekabet halindeydiler.
23 Mayıs
1896’da Ankara’ya gelen Kurmay Binbaşı Walther von Diest de tiftik keçileriyle
ilgilenmiştir.
İngilizlerin
tiftik keçilerini Güney Afrika’ya götürerek orada üretmeleri nedeniyle doğan
rekabet Abidin Paşa tarafından önlenmeye çalışılmış ve Devlet Tiftik Çiftliği
kurularak Memduh Paşa’nın Sivas’tan getirdiği “halıcılık” sanatı gelişmiştir.
Ankara’da
1.230.000 tiftik keçisi varken bir ara bunların kesim için İstanbul’a
gönderilmeleri, yün sanayiinin yok olmasına neden olmuştur. Bu sanayinin
değerini takdir eden cumhuriyet hükümetlerinin çabalarıyla 1939’da tiftik
keçisi sayısı 4.945.351’e yükseltilmiştir.
Orta
Anadolu’nun önemli bir kalesi ve ticaret merkezi olan Ankara’yı, 1874 – 75
kıtlığı, ticaretin Hıristiyanların elinde olması, 1917 yangını ve talanlar
küçük bir kent haline getirmiştir. 27 Aralık 1919’da Atatürk Ankara’ya
geldiğinde kent bu durumdaydı. Bu felâketleri yaşayan kuşağın Ankara’nın
başkent oluşunda psikolojik etkisi büyüktür. Ankara, büyük bir din adamı olan
Hacı Bayram Veli’nin de eskiden yaşadığı, öldüğünde gömüldüğü bir kent olup bu
nedenle de uğrak yeridir.
Ankara ‘nın Başkent Oluşu

Kurtuluş
Savaşı boyunca Ankara’nın oynadığı siyasî ve stratejik rol Atatürk’ün bu
kararının ne kadar yerinde olduğunu saptamıştır.
27 Aralık
1919 günü Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Dikmen sırtlarında
çok kalabalık bir heyet tarafından büyük gösterilerle karşılanarak şehre
gelindi. Bütün Ankara ayakta idi. Halkın bu heyecanını gören İngiliz, Fransız
mümessilleri, Paşa’nın yalnız olmadığına, ulusun O’nun peşinde yürüyeceğine
inanmışlardı. Paşa otomobilinden indikten sonra Vilâyet Konağı’nın kapısı
önünde ilk konuşmasını yaptı.
Mustafa
Kemal Paşa, bugün de valinin oturduğu odada ilin ileri gelenleriyle tanıştıktan
sonra kendileri için hazırlanmış olan Ziraat Okulu binasına yerleşti.

Ankara’nın
Millî Mücadele’deki önemli yeri ve rolü, bu devir tarihinin, hiç kuşkusuz, en
özel değer taşıyan olaylarından ve millî inkılâp hayatımızın başlıca dönüm
noktalarından biridir.
Heyet-i
Temsiliye, Ankara halkının millî davaya olan inancına duyduğu güvenle Millî
Mücadele’yi buradan sevk ve idare etmişti.
23 Nisan
1920’de, Türk milletinin gerçek temsilcilerinden kurulan Türkiye Büyük Millet
Meclisi Hükümeti de milletin alın yazısına idare ve devletin bağımsızlığını
koruma savaşını yine Ankara’da sürdürdü ve sonuçta zafer kazanıldı.
Lozan
Antlaşması’na bağlı protokol gereğince 2 Ekim 1923’te anlaşma devletlerinin
orduları İstanbul’u tamamen boşaltmış, 6 Ekim 1923 günü de Türk ordusu bu büyük
ve tarihî şehrimize, milletin coşkun sevinç gösterileri içinde girmişti.
İstanbul’un
kurtarılışı, devlet merkezinin, yine bu asırlık imparatorluk payitahtına
kaldırılmasında türlü, fakat kişisel bakımdan yarar görenlere bu yolda söz
söylemek fırsatını verdi. Tartışma safhasına geçmek ve yanlış anlama ve
eğilimlere yol açmak istidadını taşıyan bu düşünceler karşısında Türk
İnkılâbı’nın her şeyden üstün yarar ve gereklerine uygun hükmü vermek
gerekiyordu.
9 Ekim 1923
günü Malatya Milletvekili İsmet İnönü ve on dört arkadaşı, Meclis Başkanlığı’na
sundukları bir önergeyle, Ankara’nın yeni devlete başkent yapılmasını
istediler. Çünkü Ankara, Kurtuluş Savaşı’nın özeği, beyni ve simgesi olmaktan
başka niteliklere de sahipti. Lozan’da Boğazlar için kabul edilmiş olan
ilkeler, ülkenin güçlenme ve gelişme kaynağını Anadolu’nun bağrında yaratmak
gereği, iç ve dış güvenlik kaygılarıyla diğer zorunluluklar, Ankara’ya yeni devletin
doğal başkenti özelliğini kazandırıyordu. Ayrıca Kurtuluş Savaşı’na başından
beri canla başla destek olan Anadolu halkı, Ankara başkent yapılarak,
ödüllendirilmiş olacaktı. Bu nedenlerle bazı milletvekillerinin karşı çıkmaları
etkili olmamış, öneri, 13 Ekim 1923’te yasallaşmış ve 16 gün sonra da 29 Ekim
1923’te Cumhuriyet ilân edilmiştir.
Hükümet
merkezinin İstanbul’dan Ankara’ya, büyük bir limandan bin türlü çıkarın
çatıştığı, türlü tehdide açık bir kentten, Anadolu’nun ortasında yüksek bir
yaylaya taşınması gerçekten üzerinde durulmaya değer bir olaydı. Bu yeni
başkentte hükümetler tehditlerden uzak, memleket meselelerini sakin bir şekilde
gözden geçirebilir, refah ve kalkınmanın koşullarını daha rahat bir şekilde
hazırlayabilirlerdi. Ankara halkı da, tarihten gelen bir alışkanlık ve
deneyimle büyük bir ticarî atılım yapabilirdi. Yaptı ve başardı.
SONUÇ
Büyük bir
komutan, üstün nitelikli bir diplomat ve politikacı, örnek devlet kurucusu ve
inançlı bir inkılâpçı olan Atatürk, stratejik, jeopolitik ve psikolojik
faktörleri çok öncelerden düşünmüş, gerekli önlemleri almış ve zamanı geldikçe
uygulayarak, her konuda olduğu gibi Ankara’nın başkent oluşunda da uzak
görüşlülüğünü ve yerinde karar verme yeteneğini saptamıştır. Bu şehrin Kurtuluş
Savaşı’nda oynadığı siyasî ve stratejik rolü kimse inkâr edemez.
Von Der
Goltz Paşa’nın “başkentin değiştirilmesi tartışmaları ve siyasî gelişme” de bu
konuda yardımcı olmuştur.
![]() |
Von Der Goltz Paşa |
Bu görüşler,
birkaç yıl içinde gerçekleşmiştir. Örneğin:
İstanbul ve
Boğazları ele geçirmek ve Rusya’ya yardım etmek isteyen anlaşma devletleri,
Birinci Dünya Harbi’nde Çanakkale Boğazı’na denizden ve karadan taarruz etmiş,
yenilerek çekilmişlerse de Mondros Antlaşması’yla Boğazları ele geçirmiş ve
donanmalarını İstanbul limanına demirleyerek dört yıl burada kalmışlardır.
Böylece
başkent dört yıl işgal altında kalmış, Padişah dahil buradakiler tutsak yaşamış
ve her şey düşman eline geçmiştir.
İkinci Dünya
Harbi de göstermiştir ki, yenilginin son hedefi bir devletin başkentinin ele
geçirilmesi olmaktadır. (Paris ve Berlin’in zaptı gibi)
Bugünkü
modern silâh ve füzelerin menzilleri, başkentleri ister istemez “yeterli bir
ikaz ve alarm süresi sağlayacak” kadar kıyı ve sınırlardan uzak tutmak
zorunluluğu getirmiştir.
Atatürk,
“Amasya Tamimi” ile İstanbul Hükûmeti’nin tutsak olduğunu, gerçek ulusal gücün
Anadolu’da bulunduğunu bildirmiş, Erzurum Kongresi’nden sonra da Meclis’in
Anadolu’da toplanmasını savunmuştu. Bu gerçekçi isteğinde başarıya
ulaşamayınca, İstanbul’la korkunç bir “sinir harbine” girişmiş ve 20 gün sonra
Damat Ferit Hükûmeti’ni iktidardan uzaklaştırmıştı.
İstanbul’a
gidecek milletvekillerine de kendi fikirlerini aşılayarak Meclis’te kuvvetli
bir grup oluşturmuş ve “Misak-ı Millî”nin ilânını sağlamıştı.
İngilizler’in
16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgali, bakan, milletvekili ve komutanları
tutuklamaları hatta bazılarını Malta’ya göndermeleri Atatürk’ün görüş ve
düşüncelerinde ne kadar isabet bulunduğunu göstermektedir. Bu olayların bir
yaran olmuştur. O da, bazı kişilerin Anadolu’ya geçmekten başka çare
kalmadığına inanarak, o çağın ulaştırma koşullarına ve düşman engellemelerine karşın
kısa bir sürede Ankara’ya gelmeleri ve 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin açılmasıdır.
Ankara’da
TBMM açılınca, “İstanbul, Anadolu’ya teslim olmuş” demekti. Çünkü yasama ve
yürütme organları Anadolu’da kurulmuş ve bazı düşmanlarımızı Millî Mücadele’yi
tanımaya yöneltmiştir.
Böylece
Ankara, dört yıllık bir mücadeleden sonra “Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkenti”
olmuştur.
Ankara’nın
başkent oluşuyla ilgili belgelere de değinmekte yarar vardır:
BELGELER
Belge – 1
“Ankara’ya gelişimizi, 27 Aralık 7979 tarihli şu açık tebliğ ile duyurduk:
Sivas’tan Kayseri yoluyla Ankara’ya hareket eden Heyet-i Temsiliye, bütün yol boyunca Ankara’da, büyük milletimizin çok sıcak ve içten vatanseverlik gösterileri arasında, şehre vardı. Milletimizin gösterdiği bu birlik ve kararlılık örneği, memleketimizin geleceğine güveni olduğu hakkındaki inançları sarsılmaz bir şekilde kuvvetlendirmiştir.
Şimdilik, Heyet-i Temsiliye merkezi, Ankara’dadır. Hürmetlerimizi sunarız efendim “
Heyet-i Temsiliye Adına
Mustafa Kemal1
Mustafa Kemal1
Belge – 2
“Umumî durumu sevk ve idare sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye mümkün olduğu kadar yakın bulunur. Yeter ki bu yakınlık, umumî durumu gözden kaybettirecek derecede olmasın! Ankara bu şartları taşıyan bir noktaydı. Herhalde cephelerle meşgul olacağız diye, Balıkesir’e Nazilli’ye veyahut Afyonkarahisar’a gitmiyorduk. Fakat cephelere ve İstanbul’a demiryoluyla bağlı bulunan ve umumî durumu idare bakımından Sivas’tan asla farkı olmayan Ankara’ya gelecektik.
Meclis-i Mebusan’ın istanbul’da toplanması zarurî görüldükten sonra ise, Ankara’ya gelmenin ne derece gerekli, lüzumlu ve faydalı görülmek gerektiğini açıklamaya lüzum görmem. “2
Belge – 3
“Efendiler, beni cidden samimî ve parlak ve güven verici duygularla karşılamış olan Ankara’nın muhterem halkıyla daha yakından tanışmak ve onlarla görüşmek bir vazife hükmündeydi. Onun için, görüşmek maksadıyla davet ettiğimiz mebusların gelmelerini beklediğimiz günlerde, toplanmış olan muhterem Ankaralılara, bir konferans vermiştim. (Ves. 220)
Bu konferansın temel noktaları üzerinde kısaca konuşayım:
Wilson Prensipleri : Bu prensiplerin 14 maddesinden Türkiye ile ilgili olanları vardı. Zaten yenilmiş olan ve ateşkes anlaşması imzalayan Osmanlı Devleti, bu prensiplerin gönül okşayın serap manzarasıyla bir zaman oyalandı.
30 Ekim 1918 “Mondros Mütarekesi” maddeleri ve özellikle bu maddeler arasında yedincisi, beyni yakan ateşten bir zehirdi. Yalnız bu madde, vatanın geri kalan parçalarını düşmanların işgal ve istilâsına hazır bulundurmaya yetiyordu.
İstanbul’da, birbirini takip eden âciz kimselerden kurulu kabineler, şerefsiz, haysiyetsiz, aşağılık görünüşleriyle masum ve mütevekkil milletin timsali tanındı, değer verilmeye lâyık görülmemeye başlandı. Bu yüzden dünyanın medenî devletleri, medeniyetin icaplarını unutacak kadar saygısız oldular. Öteden beri, Türk milleti aleyhinde bütün dünyada yapılan en mantıksız propagandalara, her zamandan fazla kulak verildi.
Dokuz aydan beri başlayan millî uyanış ve faaliyet, durum ve manzarayı değiştirdi ve daha çok değiştirecektir. Millet, kurulmuş olan birliği korursa ve istiklâl için fedakârlıktan çekinmezce başarı muhakkaktır. Erzurum ve Sivas Kongrelerinin kararları, milletin gerçekleştireceği gayelerin temelini teşkil eder. “3
Belge – 4
“Devlet merkezinin dahi İtilâf Devletleri tarafından resmen işgali, yasama, yargı ve yürütme güçlerinden ibaret olan devletin millî kuvvetlerini işlemez hak getirmiş ve bu durum karşısında vazife yapmaya imkân göremediğini Hükümet’e resmen bildirerek, Meclis-i Mebusan, dağıtılmıştır. Şu halde devlet merkezinin korunmasını, milletin istiklâlini ve devletin kurtarılmasını sağlayacak tedbirleri düşünmek ve uygulamak üzere, millet tarafından olağanüstü yetkiler taşıyan bir meclisin, Ankara’da toplanmaya çağırılması ve dağıtılmış olan mebuslardan Ankara’ya gelebileceklerin de bu meclise iştirak ettirilmesi zarurî görülmüştür.”4
Belge – 5
“Lausanne Antlaşması’nın eklerinden olan, işgal altındaki topraklarımızın boşaltılması ile ilgili protokol uygulandıktan sonra, yabancı işgalinden tamamen kurtulan Türkiye’nin fiilî toprak bütünlüğü sağlanmıştı. Artık yeni Türkiye Devleti’nin başkentini kanunla tespit etmek icap ediyordu. Bütün düşünceler, Yeni Türkiye’nin başkentinin Anadolu’da ve Ankara şehri olarak seçilmesi gerektiği merkezindeydi.
Bu noktada, coğrafî durum ve askeri strateji en kesin bir önem taşıyordu. Devletin başkentini bir an önce tespit ederek memleket içindeki ve dışındaki tereddütlere son vermek zarureti vardı. Gerçekten, bilindiği gibi, başkentin İstanbul olarak kalacağı veya Ankara olacağı meselesi üzerinde öteden beri, içeride ve dışarıda tereddütler görülüyor, basında demeçlere ve münakaşalara rastlanıyordu. Bu arada İstanbul’un yeni mebuslarından bazıları, Refet Paşa başta olmak üzere, İstanbul’un payitaht (başkent) kalması lüzumunu bazı misallere dayanarak ispat etmeye çalışıyorlardı. Ankara’nın gerek iklim, ulaştırma araçları ve gelişme kabiliyet ve istidadı ve gerekse mevcut tesisler ve kuruluşlar bakımından hiç de uygun ve elverişli olmadığını söylüyorlar ve İstanbul’un “payitaht” olması lâzımdır ve mutlaka olacaktır, diyorlardı. Bu ifadeye dikkat olunursa, bizim “başkent” tabirinden kastettiğimiz mana ile bu ifadelerde “payitaht” tabirini kullananların görüşleri arasında bir fark görmemek mümkün değildir. Bundan dolayı, bu hususta zaten kesinleşmiş olan görüşümüzü resmî ve kanunî yoldan kabul ve ilân ettirerek “payitaht” tabirinin de, yeni Türk Devleti’nde kullanılmasının manası ve yeri kalmadığını göstermek lâzım geldi. Hariciye Vekili İsmet Paşa 9 Ekim 1923 tarihli bir maddelik bir kanun tasarısını Meclis’e teklif etti. Altında daha on dört kadar kişinin imzası olan bu kanun teklifi 13 Ekim 1923 tarihinde uzun görüşmeler ve münakaşalardan sonra, çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Kanun maddesi şudur “Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara şehridir. “5
“Umumî durumu sevk ve idare sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye mümkün olduğu kadar yakın bulunur. Yeter ki bu yakınlık, umumî durumu gözden kaybettirecek derecede olmasın! Ankara bu şartları taşıyan bir noktaydı. Herhalde cephelerle meşgul olacağız diye, Balıkesir’e Nazilli’ye veyahut Afyonkarahisar’a gitmiyorduk. Fakat cephelere ve İstanbul’a demiryoluyla bağlı bulunan ve umumî durumu idare bakımından Sivas’tan asla farkı olmayan Ankara’ya gelecektik.
Meclis-i Mebusan’ın istanbul’da toplanması zarurî görüldükten sonra ise, Ankara’ya gelmenin ne derece gerekli, lüzumlu ve faydalı görülmek gerektiğini açıklamaya lüzum görmem. “2
Belge – 3
“Efendiler, beni cidden samimî ve parlak ve güven verici duygularla karşılamış olan Ankara’nın muhterem halkıyla daha yakından tanışmak ve onlarla görüşmek bir vazife hükmündeydi. Onun için, görüşmek maksadıyla davet ettiğimiz mebusların gelmelerini beklediğimiz günlerde, toplanmış olan muhterem Ankaralılara, bir konferans vermiştim. (Ves. 220)
Bu konferansın temel noktaları üzerinde kısaca konuşayım:
Wilson Prensipleri : Bu prensiplerin 14 maddesinden Türkiye ile ilgili olanları vardı. Zaten yenilmiş olan ve ateşkes anlaşması imzalayan Osmanlı Devleti, bu prensiplerin gönül okşayın serap manzarasıyla bir zaman oyalandı.
30 Ekim 1918 “Mondros Mütarekesi” maddeleri ve özellikle bu maddeler arasında yedincisi, beyni yakan ateşten bir zehirdi. Yalnız bu madde, vatanın geri kalan parçalarını düşmanların işgal ve istilâsına hazır bulundurmaya yetiyordu.
İstanbul’da, birbirini takip eden âciz kimselerden kurulu kabineler, şerefsiz, haysiyetsiz, aşağılık görünüşleriyle masum ve mütevekkil milletin timsali tanındı, değer verilmeye lâyık görülmemeye başlandı. Bu yüzden dünyanın medenî devletleri, medeniyetin icaplarını unutacak kadar saygısız oldular. Öteden beri, Türk milleti aleyhinde bütün dünyada yapılan en mantıksız propagandalara, her zamandan fazla kulak verildi.
Dokuz aydan beri başlayan millî uyanış ve faaliyet, durum ve manzarayı değiştirdi ve daha çok değiştirecektir. Millet, kurulmuş olan birliği korursa ve istiklâl için fedakârlıktan çekinmezce başarı muhakkaktır. Erzurum ve Sivas Kongrelerinin kararları, milletin gerçekleştireceği gayelerin temelini teşkil eder. “3
Belge – 4
“Devlet merkezinin dahi İtilâf Devletleri tarafından resmen işgali, yasama, yargı ve yürütme güçlerinden ibaret olan devletin millî kuvvetlerini işlemez hak getirmiş ve bu durum karşısında vazife yapmaya imkân göremediğini Hükümet’e resmen bildirerek, Meclis-i Mebusan, dağıtılmıştır. Şu halde devlet merkezinin korunmasını, milletin istiklâlini ve devletin kurtarılmasını sağlayacak tedbirleri düşünmek ve uygulamak üzere, millet tarafından olağanüstü yetkiler taşıyan bir meclisin, Ankara’da toplanmaya çağırılması ve dağıtılmış olan mebuslardan Ankara’ya gelebileceklerin de bu meclise iştirak ettirilmesi zarurî görülmüştür.”4
Belge – 5
“Lausanne Antlaşması’nın eklerinden olan, işgal altındaki topraklarımızın boşaltılması ile ilgili protokol uygulandıktan sonra, yabancı işgalinden tamamen kurtulan Türkiye’nin fiilî toprak bütünlüğü sağlanmıştı. Artık yeni Türkiye Devleti’nin başkentini kanunla tespit etmek icap ediyordu. Bütün düşünceler, Yeni Türkiye’nin başkentinin Anadolu’da ve Ankara şehri olarak seçilmesi gerektiği merkezindeydi.
Bu noktada, coğrafî durum ve askeri strateji en kesin bir önem taşıyordu. Devletin başkentini bir an önce tespit ederek memleket içindeki ve dışındaki tereddütlere son vermek zarureti vardı. Gerçekten, bilindiği gibi, başkentin İstanbul olarak kalacağı veya Ankara olacağı meselesi üzerinde öteden beri, içeride ve dışarıda tereddütler görülüyor, basında demeçlere ve münakaşalara rastlanıyordu. Bu arada İstanbul’un yeni mebuslarından bazıları, Refet Paşa başta olmak üzere, İstanbul’un payitaht (başkent) kalması lüzumunu bazı misallere dayanarak ispat etmeye çalışıyorlardı. Ankara’nın gerek iklim, ulaştırma araçları ve gelişme kabiliyet ve istidadı ve gerekse mevcut tesisler ve kuruluşlar bakımından hiç de uygun ve elverişli olmadığını söylüyorlar ve İstanbul’un “payitaht” olması lâzımdır ve mutlaka olacaktır, diyorlardı. Bu ifadeye dikkat olunursa, bizim “başkent” tabirinden kastettiğimiz mana ile bu ifadelerde “payitaht” tabirini kullananların görüşleri arasında bir fark görmemek mümkün değildir. Bundan dolayı, bu hususta zaten kesinleşmiş olan görüşümüzü resmî ve kanunî yoldan kabul ve ilân ettirerek “payitaht” tabirinin de, yeni Türk Devleti’nde kullanılmasının manası ve yeri kalmadığını göstermek lâzım geldi. Hariciye Vekili İsmet Paşa 9 Ekim 1923 tarihli bir maddelik bir kanun tasarısını Meclis’e teklif etti. Altında daha on dört kadar kişinin imzası olan bu kanun teklifi 13 Ekim 1923 tarihinde uzun görüşmeler ve münakaşalardan sonra, çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Kanun maddesi şudur “Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara şehridir. “5
1 Kemal
Atatürk, Nutuk I, Kültür Bakanlığı Yayınları: 378, İstanbul 1980, s. 404.
2 Kemal
Atatürk, a.g.e., s. 434.
3 Kemal
Atatürk, a.g.e., s. 434.
4 Kemal
Atatürk, a.g.e., s. 514.
5 Kemal
Atatürk, Nutuk II, Kültür Bakanlığı Yayınlan: 389, İstanbul 1980, s. 419.
Haber Kaynağı: T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu
Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.