6 Eylül 2014 Cumartesi

Fış Fış Kayıkçı, Kayıkçının Küreği…



Vildan Sevil

Bir zamanlar İstanbul’da, Eminönü-Karaköy arasında yolcu taşımacılığı kayıklarla yapılırmış. Yolcu kapmak nedeniyle ya da başka nedenlerle aralarında kavga çıkar, küreğe sarıldıkları gibi sağa sola savururlarmış. “Ne oluyor diye etrafa toplanan ahali, onları seyredeyim derken kürekten darbelerinden kısmetine düşeni alır, kafa göz yarılırmış. Ne var ki her gün bir arada iş yapmak zorunda olan kayıkçılardan hiç kimseye bir şey olmazmış nedense.

Günümüzde, kentin kalabalık noktalarında, çarşı pazar gibi yerlerde bu yöntemi yankesiciler uyguluyor şimdi. Birbirleriyle kavgaya tutuşup ahaliyi başlarına topluyorlar. Artık, ceket pantolon cepleri, çantalar derken Allah ne verdiyse nafakayı doğrultuyorlar.

Paralel devlet… Derin devlet… Derinin de derini devlet… Parsellenmiş devlet…

Komplo... Şantaj... Kumpas… Yalan dolan, iftira… Entrika… Faiz lobisi…..

Cemaat… Tarikat… Ampul…

Ayakkabı kutuları, dolarlar… Milyon dolarlar/lar/lar/lar…
Hesaplar… İsviçre’de, Amerika’da, bilmem nerelerde…

Malikâneler, villalar… Kısıklı’da, koylarda, Pennsylvania’da, şurada burada…

Hastaneler hastanecikler, şirketcikler şirketler…

Gemiler, gemicikler… Mini minicikler…

Mücevhercikler mücevherler ve mücevher şirketçikleri…

Araziler, kentsel dönüşümler, Hes’ler, ihaleler… Komisyonlar, rantlar, rantlar…

Ve oğullarla gelinler ve kızlarla damatlar… Siirtliler, Rizeliler, şuralılar buralılar…

Dayılar, amcalar, yeğenler, bacanaklar, enişteler, eltiler… Yedi sülalenin sülalesi…

………………………………..

Zamlar yağmur olur yağar, euro dolar yükselir, cebimizdeki 100 TL çaktırmadan 75TL’ye iner.

Savcı ve polis, hırsızı; polis, savcıyı hırsızı; hırsız, savcıyı polisi kovalar…

Yargılamalar… Yargılamamalar… Yalanlar yalanlamalar… Hukuklar guguklar…

Derkeeennn…

Her şey satılır savılır, talan edilir. Siz sağ, ben selamet…

Veee… Kayıkçıların kürekleri havalarda uçuşur, ahalinin kafası gözü yarılır.

Veee… Çocukluğumdan bir ninni dolar kulaklarıma: “Fış fış eder kayıkçının küreği/ Akşama fincan böreği/ Yavrum yesin büyüsün/ Tıpış tıpış yürüsün”

Facebook’ta Ak Gençlik sayfasından bir şablon düşer sayfama: “Başbakanımız yolsuzluk yapmışsa da halkı için yapmıştır. Aksini iddia eden Müslüman değildir.”

Ardından, bir arkadaşımdan bir yorum düşer sayfama: Köyde söylediler... ‘Adam karizmatik ,çok yetenekli. Yesin biraz. Herkes yiyor ki...’ Donakaldım, yesin biraz’a. Nasıl bir toplumuz biz, hırsızlığa alışmış.... ‘Sen çaldın mı hiç Naci abi’ dedim. ‘O nasıl laf başbakan mıyım lan!!!!’

Ben de duyarım sık sık: “Yahu çalmayan mı var? Çalıyor ama iş de yapıyorlar.” repliğiyle başlayan konuşma, duble yollar, geçitler, tüneller her hastaneye nasıl gidebildiklerini anlatmayla sürer gider.

Kürekler havada sağa sola savrulur, kayıkçıların kafası gözü yerindedir.

Ahaliye gelince… Kafanın gözün ne önemi var canım… Takdiri ilahi…

………………………………………..

Ya muhalefet ahalisi?

Bütün renk ve çeşitleriyle sol… Sol görünüp sağ sağ vuranlar… Sol’muş gibi yapanlar… Çoğu kayıkçıların kavgasından medet ummaktadır.

Kimileri bunlardan birinin peşine utangaçça takılmalarına kılıf arayıp durmakta, kimileri ise kayıkçılarla ittifakın yolunu açmaya çalışmaktadır.

Ya da hep beraber, emeğin en geniş birlikteliğini oluşturmak, “Yeter artık, biz varız!” demek yerine pazar yerinde ya da kayıkçılarının etrafında seyre durmaktadır.

Takdiri ilahi işte!...

10.01.2013

Vildan Sevil


4 Eylül 2014 Perşembe

İzmir’in İşgali ve bir Osmanlı Valisi: Kambur İzzet Paşa



Değerli okur,


Sayın Zeki Sarıhan’dan bir eleştiri mektubu aldım.Sayın Sarıhan’a teşekkür ederim.Mektubun aşağıda paylaştığım yazı ile ilgili bölümünü bilginize sunuyorum.Prof. Dr. Turgut TURHAN’ın aşağıdaki yazısını bu eleştiri ve bilgilendirme mektubu ışığında okumanızı dilerim.
Naci Kaptan

Sayın Kaptan,
İzmir, Aydın vilayetinin merkezi idi ve vali tabii Aydın vilayetini bu merkezden yönetecekti. Hatay’ın Antakya’dan yönetilmesi gibi.Aydın Valisi’nin sıfatı Paşa değil Bey idi. Onun yıldızının parlaması Mudanya Anlaşması’ndan değil, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra parlamış olmalıdır. (Mudanya Anlaşması Ekim 1922′de Zaferden sonra imzalanmıştır)
Zeki Sarıhan
***
“Gerek işgal sırasında, gerek işgalden sonra Yunanlılarla mükemmel bir uyum içinde çalışan İzzet Paşa, görevini kalp krizinden öldüğü 5 Ocak 1920 tarihine kadar sürdürdü. Bu uyumlu çalışma nedeniyle, devrin Yunan hükümeti kendisini “Anoteron Taksiarhis” nişanı ile ödüllendirdi. Cenazesi ise, yine Yunan hükümeti tarafından, korgeneral rütbesine ulaşmış bir asker cenazesine eşdeğer tutuldu ve devrin askeri ve mülki erkanının katıldığı muhteşem bir törenle Emir Sultan Dergahı Haziresine defnedildi…Ne diyelim? Herhalde bize sadece “Allah taksiratını affetsin” demek düşer…”
Prof. Dr. Turgut TURHAN (DAÜ Hukuk Fakültesi)
22 Mayıs 2011 / Pazar
İzmir’in İşgali ve bir Osmanlı Valisi: Kambur İzzet Paşa
Barışı tesis etmek amacıyla toplanan galip devletler, “devletlerin kendi kader tayin etmeleri” uydurması altında, yenilen devletlerin topraklarını kendilerince harita üzerinden paylaşarak gerçekte onların kaderlerini tayin ediyorlardı! El ele, kol kola, davetler paylaşılarak, şampanyalar içilerek, tiyatrolara gidilerek neşe içinde sürüp giden sözde paylaşım çalışmalarından, “kendi kaderini tayin hakkı” prensibine bel bağlayan Osmanlı da nasibini aldı ve Vahdettin ile sadrazamı Damat Ferit Paşa’nın çok güvendiği İngilizler, politik ağırlıklarını Yunanistan lehine koyarak bu devletin İzmir’i işgal etmesine onay verdiler. Gerekçe de açıktı: Mudanya Mütarekesinin 7.md.si…yani “itlaf devletlerinin güvenliklerini tehlikede gördükleri her stratejik noktaya işgal etme hakkına sahip olmaları”!!
Musul, Kerkük, İskenderun ve Osmanlı toprağının diğer bazı önemli kısımları da bu maddeden hareketle işgal edilmemiş miydi? İşte sıra şimdi de İzmir’e gelmişti…Ne de olsa İzmir ve yöresindeki Rumlar tehlike ve tehdit altındaydılar. Zira Türkler onları katlediyordu!! İşte bu uydurma gerekçeyle beraber, daha Çanakkale Savaşı sırasında İngiltere’nin yanında savaşa girmesi şartıyla Yunanistan’ peşkeş çekilen İzmir ve havalisi, sonunda Konferansın yıldızı olan Venizelos’un, günde 15 saat çalışarak İngilizleri yanına çekmesi, İtalyanları saf dışı bırakması, Fransızları ikna etmesi sonunda, 4 yıllık bir gecikmeyle de olsa, artık Yunanistan’ın oluyordu.
İzmir’in işgali sorunun çok önemli olan bu stratejik boyutunu Paris Konferansında halleden İngiltere, çok iyi biliyordu ki, pratikte karşılaşılabilecek güçlükleri yenmesi çok daha kolay olacaktı. Zira payitahtta, kendisini, tahtını ve hatta hayatını kurtarabilmek için”hilafet makamına sıkı sıkıya sarılan ve “halifeliğin sadece Müslüman bir camiada anlam ve değer ifade edeceği için Osmanlının İngiliz İmparatorluğu ile bütünleşmesinden başka çıkar yol olmadığını” düşünen, bu nedenle İngilizlere hoş görünmeye ve yaranmaya çalışan, onlara daima yalvaran, “kendisinin ve umutlarının önce Allah’a, sonra da İngiliz hükümetine bağladığını” açıkça ifade eden ve hatta daha da ileri giderek Osmanlı ordu ve idaresinin 15 yıl süreyle İngiltere’ye bırakılması projesini bile dile getiren vatansever padişah Vahdettin(!) oturuyordu. Sadrazamlık makamı ise, Vahdettin’in ablası ile evli olan ve Vahdettin’den daha da fazla İngiliz yanlısı olan Damat Ferit Paşa tarafından işgal ediliyordu.
Böyle bir tablo içinde İngilizler için işgalin pratik alt yapısını hazırlamak hiç de zor olmadı. Padişah ve Damat Ferit’e her dediklerini yaptırtan İngilizler, ilk önce Vahdettin ile Damat Ferit’e gönülden bağlı olan ve Kambur İzzet lakabıyla anılan İzzet Paşa’yı 11 Mart tarihinde Aydın ve havalisine vali olarak atanmasını sağladılar. Aydın vilayetinin idare merkezi İzmir olduğundan, 23 Mart’ta göreve başlayan İzzet Paşa, zaman içinde İzmir valiliğine de uhdesine aldı. Arkası da zaten çorap söküğü gibi geldi…Demek ki, İngiliz Yüksek Komiser Yardımcısı Richard Webb’in Ocak 1919 da İngiliz Dışişleri Müsteşarlığına yazdığı özel rapor boşa değilmiş. Şöyle diyordu Webb: “ Görünürde ülkeyi işgal etmediğimiz halde, şimdiden valilerini atıyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz”…İşte bu atamayla beraber İngilizler, işgal sırasında ortaya çıkabilecek tüm sorunları giderecek olan sağ kollarını da bulmuşlardı: Kambur İzzet Paşa….
1871 yılında İstanbul’da doğmuş olan Ahmet İzzet Paşa, aslında yaşadığı dönemde sıkça rastlanan yaşlı ve cahil Osmanlı paşalarından değildi. Üsküdar Rüştiyesini bitirdikten sonra iki yıl yabancı dil okulunda devam etmiş ve 1885 yılında da Bab-ı Ali Tercüme odasında devlet görevine başlamıştır. 24 yıl bu birimde çalışan İzzet Paşa, 1909 yılında Hariciye Nezareti Müdürlüğüne atanmıştır. Nitekim paşa tarafından Fransızca olarak kaleme alınmış olan raporlara bakıldığında, İzzet Paşa’nın bu dile gerçekten hakim olduğu açıkça görülür. 1912-1913 yılları arasında Van valiliği de yapan İzzet Paşa’nın yıldızı, Mudanya Mütarekesinin imzalanmasından sonra daha da parlamış ve paşa, Kasım 1918 de kurulan birinci Tevfik Paşa hükümetinde Efkaf-ı Hümayun ve Ocak 1919 da kurulan ikinci Tevfik Paşa hükümetinde de yine hem Efkaf-ı Hümayun ve hem de vekaleten Dahiliye Nazırlığı yapmıştır. Ancak bütün bu olumlu gözüken geçmişine rağmen İzzet Paşa’nın , Osmanlı tarihinin gördüğü nadir silik, kişiliksiz, yüreksiz ve korkak idarecilerden birisi olduğu, saraya ve Vahdettin’e körü körüne bağlı olduğu ve sarayı velinimeti olarak gördüğü da tarih yazanlarca ifade edilmektedir. Nitekim aşağıda okuyacaklarınız da bu iddiayı doğrular niteliktedir.
“Hürriyet ve İtilaf Partisi” yanlısı olan ve bu nedenle ittihatçı düşmanı kesilerek Vahdettin’e yaklaşan Paşa’nın ilk icraatı Anadolu’da örgütlenmeye başlayan Mustafa Kemal hareketi hakkında övgü dolu sözler yazan, haberler veren “Anadolu” ve “ Duygu” gazetelerini kapatmak oldu. Paşa akabinde tüm yerel örgüt yöneticilerini makamına toplayarak,”Herkes sizi İttihatçılık ve Bolşeviklikle suçluyor. Devletin bu nazik günlerinde İzmir’de huzuru bozmanıza izin vermem” diterek yerel örgütlenmelerin önünü kesmeye teşebbüs etti. Arkasından da Ocak’tan beri vekaleten İzmir Valiliğini yapmakta olan Nurettin Paşa’yı “bir gün dahi valilik yapması tehlikelidir “ demek suretiyle Damat Ferit’e şikayet ederek valilikten aldırması ve kendisinin İzmir valiliğini uhdesine alarak, Nurettin Paşa yerine de Ali Nadir Paşa’nın İzmir ve havalisinden sorumlu 17. Kolordu komutanlığına atanmasını sağlamak oldu. Bunlar daha başlangıçtı…. Bakın İzzet Paşa daha sonra neler yaptı, ne yalanlar söyledi ve Türk milletini nasıl kandıracağını sandı!.
İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceği söylentisi artık ayyuka çıkmıştı. Zaten itilaf devletleri de, aralarında aldıkları karara binaen, işgalden 12 saat önce, yani 14 Mayıs’ta hem hükümete, hem de İzmir valisine tebliğ ettiler. Bu tebliğde askerin mukavemet etmemesini, birliklerin kışlalarında kalmalarını ve silahlarını teslim etmelerini istediler. Damat Ferit , işgalin gerçekleşeceğini zaten Kont Sforza’dan öğrenmiş ve bir nota vermek üzere İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Caltrophe’a gitmişti. Ancak Amiralin böyle bir şey olmayacağını, sadece müttefik güçlerin bazı inzibat birliklerinin kıyıya çıkacağını bildirince Amiral’e inanmış ve nota vermekten vazgeçmişti. 14 Mayıs sabahı ise, kahramanımız Kambur İzzet, Islahat Gazetesi muhabirine şu yalanları söylüyordu:
“Halkı endişeye sevk eden bu tutum, Barış Konferansında zuhur etmeyecektir. Bu söylentileri çıkaranlar,kötü niyetli ve hayali geniş kimselerdir. Endişeye mahal verecek bir durum yoktur” !! Ama tek yalan söyleyen Kambur İzzet değildi. Ali Nadir Paşa da, sanki gelecek olan cevabı bilmiyormuş gibi Harbiye Nezareti Başkanı Şakir Paşa’ya bir telgraf çekerek durumu anlatmış ve ne yapacağını sormuştur Gelen cevap balığın baştan koktuğunu göstermektedir:
“Sadrazam Damat Ferit Paşa ile konuşulmuştur. Babıali’de işgal vukuuna dair bir malumatımız yoktur. Amiralin notası, mütareke hükümlerindendir ve doğal olarak kabul edilmesi gerekir”! Benzderi bir cevap da Damat Ferit’ten Kambur İzzete’e gelir : “ Meclis-i vükeladan karar almadıkça bir tavsiyede bulunamam”! Bundan daha açık “bırakın işgal etsinler denebilir mi?” Bu şartlar altında ne yapsın zavallı İzzet Paşa? 
Ama İzmir kaynıyor, özellikle gençler yerinde duramıyordu. Savaşmadan İzmir’ Yunan’a teslim etmek var mıydı? Türk Ocağında toplanan gençler aralarında bir heyet oluşturarak tekrar Kambur İzzet’in huzuruna çıkarlar. İzzet Paşa halkın ve özellikle gençlerin bu işe karışmalarından hiç memnun olmamıştı. Heyeti gayet soğuk bir şekilde karşılamış ve “Her şeyi Damat Ferit Paşa’ya bildirdim, cevap bekliyorum” diyerek gençleri başından savar. Ancak gençler tatmin olmazlar ve toplantıya çok daha kalabalık bir şekilde lisede devam ederler. Bu toplantıya sadece gençler değil, çeşitli görevlerde bulunan memurlar, öğretmenler, sivil giysileriyle subaylar ve diğer bazı kamu görevlileri de katılır. Yeni ve daha etkili bir heyet seçilerek tekrar İzzet Paşa’nın huzuruna çıkılır. 
Paşa, artık bu baskıya dayanamaz ve “İşgal haberi doğrudur, lakin işgal hakkında Babıali’den bir emir almadım. Ama müttefik devletlerden bu konuda bir yazı geldi. İşgal sırasında yapılacak aşırılıklar ve taşkınlıklar memlekete zarar verebilir, kan dökülebilir. Bu nedenle sükunetimizi muhafaza edelim” demiştir. İlginçtir, işgali takip eden günlerde İstanbul’da yapılan meşhur Sultanahmet mitinginden sonra Vahdettin’i ziyarete giden heyete de, padişahın, “ bağıralım, çağıralım, sesimizi yükseltelim, ama elimizi kaldırmayalım” demiştir. Dedik ya Osmanlıda balık baştan kokmuştur.
Kambur İzzet’i oyalama taktiği heyeti tatmin etmemiştir. Türk Ocağında yapılan toplantıdan çıkanların da katılımıyla daha kalabalık olarak liseye dönülür. Yeni bir heyet kurulur ve derhal bir “reddi ilhak” kakarı kaleme alınarak yayınlanır. Ayrıca, gece Bahri Baba Parkında (Maşatlık) bir protesto gecesi düzenleneceği her türlü imkanla halka duyurulur. Gece on binlerin katılımıyla muhteşem bir protesto mitingi düzenlenir. Ama bu miting yapılırken, kolordu komutanı Ali Nadir Paşa da sorumluluğunda bulunan tüm subayları toplayarak durumu onlara anlatır, direniş gösterilmemesini, istendiğinde silahların teslim edilmesini ve birliklerin karargahlarından dışarı çıkmamalarını istedi ve hatta subaylarından bu konuda yazılı taahüt bile aldı. 
15 Mayıs’a yani işgal günü sabahına gelindiğinde artık gerginlik had safhaya ulaşmış, ancak İzzet Paşa, saraya olan kara sevdasından ve dolayısıyla yalanlarından vazgeçmemiştir. Gece yapılan mitinge oluşturulan yeni bir heyet, 15 Mayıs sabahı sat 6 sularında yine İzzet Paşa’nın yanına çıkar ve durumu sorarlar. Vali, “Ben dün akşam İngiliz amirali ile uzun boylu konuştum: 

Konuşmalarımdan çıkardığım sonuç ve hissiyatım, İzmir’de kesinlikle bir işgalin gerçekleşmeyeceği yönündedir. Belki müttefikler buraya, aynen İstanbul’da olduğu gibi polis kolları çıkarabilirler, belki de bunların içinde Yunanlılar da olabilir .Bunun sebebi, İttihatçıların azınlıklar hakkında son günlerde yaptıklarıdır. Fakat kesinlikle söyleyebilirim ki,İzmir’e bir tek Yunan askeri çıkmayacaktır”.
Valinin bu yalanı üzerine heyettekiler, bir gün önce Yunanlı Albay Mavrudis’in yaptığı toplantıyı ayrıntılı olarak hatırlatınca, vali artık dayanamaz ve “ Ben ne yapabilirim? Dün sabahtan beri makine başında Sadrazamı arıyorum ve taimat bekliyorum ama gördüğüm karşılık tam bir sessizlik”…Bu arada toplantıya katılanlardan birisi camdan dışarıya bakmaktadır ve limana giren itilaf devletleri gemilerini görür. Artık işgal fiilen başlamıştır. Vali bulunduğu odadan yandaki odaya kaçmaya çalışır ama, başaramaz yere yığılır ve öylece kalır.
Yere yığılan bir başka kişi de, işgali Boğazdaki yalısında öğrenen Damat Ferit’tir. Fenalaşır ve zar zor bir odaya taşınır. Kendisine gelince Bakanlar Kurulunu toplar ve millete şu bildiriyi yayınlar: “ Hükümet, bu meselede devlet ve milletin haklarını korumak için kendisine düşeni tespit etmiş ve sükun ve vakarın muhafazası lüzumunun ahaliye tavsiye edilmesini Dahiliye Nezaretine tebliğ etmiştir”!!
 
İşgalin başlamasıyla birlikte Yunanlıların yıllardır bekledikleri fırsat ellerine geçmiştir. 28 yüksek rütbeli olmak üzere 100 subay, 540 er ve binlerce sivil yaka paça limandaki Patris gemisinin hayvan ambarlarına tıkılmıştır. İlk gün şehit olanların sayısının 2.000 kişi olduğu tarihçilerce beyan edilmektedir. Kahraman valimiz kambur İzzet, hiç vakit kaybetmemiş ve işgal başlar başlamaz İngiliz Büyükelçiliğine sığınmıştır. Tabii ki yine İngilizlerin isteği üzerine, işgal devam ederken bile, “İzmir olayları büyütülüyor…Yunanlılar, itilaf devletlerinin kararını uyguluyorlar. Bazı kötü niyetliler İzmir’in Yunan tarafından işgal edildiği söylentisini çıkardılar…Bu yalandır, tekzib olunur” şeklinde Köylü Gazetesine ilan verebilmiştir! İzzet Paşa, bu ilanı verdiği sırada askerlerce tartaklanan oğlu Seyfi’yi kurtarmak için de oğluna, “Seyfi oğlum zito bağır” diye haykırıyordu!! Varın artık İzzet Paşa’yı nasıl bir sıfatla anacağınızı siz düşünün… 
Benzeri bir rezalet, aynı gün İstanbul’da yaşanmış ve Dahiliye Nazırı , halkın gözüne baka baka, “İzmir’de bazı olayların meydana geldiğinden hükümet resmi olarak haberdar değildir. Bölgede dolaşan rivayetlere itibar edilmemelidir” diyebilmiştir. İşgal günü en onurlu hareketi ise, yüzüne gözüne bulaştırmış da olsa, 17 Kolordu komutanı Ali Nadir Paşa yapmıştı. Herhalde asker olduğu için, içine düştüğü şerefsiz durumdan rahatsız olan Nadir Paşa, işgal günü sabah saat 5.30 da Amiral Caltrophe’a bir protesto mektubu yollamış ve şunları dile getirmişti : “ İşgali bildiren notalarınız hakkında Babıali’den talimat mahiyetinde hiç bir şey almadım. Buna binaen , ikinci mektubunuzu ve isteklerinizi protesto etmek gibi bir zaruretin etkisi altındayım.Bununla beraber ekselanslarınızın istekleri mütareke şartnamesinin maddesine istinat ettiği gibi, mektubunuzun muvakkat askeri mahiyet taşıdığı anlamını çıkarıyorum”.
Yani Ali Nadir Paşa, işgalcilerinin taleplerinin mütarekenin 7. maddesine dayanması ve de bu işgalin geçici mahiyette olacağına dair inancı nedeniyle işgali meşru kabul ederek durumunu kurtarmaya çalışıyor! Ali Nadir Paşa, uluslararası hukuk açısından bir “protesto metni” olmaktan çok bir “ kusura bakmayın, ama yazmaya mecburum” anlamını taşıyan bu mektubun mükafatını da Garnizon Komutanlığının Yunan askerlerince ateş altında alınıp işgal edilmesi sırasında görmüştür. Elinde bir beyaz bayrakla Yunan askerine teslim olan paşa, Yunanlı erden önce okkalı bir tokat, yere düşünce de sıkı bir kaç tekme yemiştir.
İşgal tamamlanmıştır ve Yunan askeri yavaş yavaş Ege’nin içlerine doğru ilerlemeye başlamıştır. İşgale katılan bir Yunanlı subayın hatıratında da aktardığı gibi, “ Mutaasıp domuz Türklerin kafalarını vücutlarından ayırıyoruz…Vardığımız köylerde batıl Türk inancının simgeleri olan minareleri ve mescitleri dinamitle havaya uçuruyoruz…Memleketimizi, Fatihin sülalesinden gelenlerin derya gibi akan kanlarıyla temizliyoruz “ düşüncesiyle hareket eden Yunan ordusunun yaptığı katliam tek kelimeyle bir felakettir. Sadece ilk günün kaybının 2.000 şehit olduğu tarih kitaplarında yazılıdır.
Aslında Yunan farkında değildir: İzmir’i işgal etmekle, Anadolu’da yakılmaya çalışılan direniş ateşini bir daha sönmemek üzere alevlendirmiştir. Nitekim, işgalden sadece bir gün sonra Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal, o müthiş örgütçü yapısıyla, İzmir’in işgalini bir ulusal direniş ve protesto hareketine dönüştürmeyi de başarmıştır. Mustafa Kemal’in gösterdiği yolda ilerleyen Türk halkı, Samsun’da, İstanbul Sultanahmet’te, Üsküdar’da, Denizli’de, Eskişehir’de, Edirne’de ve daha bir çok merkezde, hükümetin yasaklamış olmasına rağmen, yüz binlerin katıldığı protesto mitingleri düzenlemiştir.
Bütün bunlar olurken Kambur İzzet Paşa’nın söyledikleri ise inanılmazdır! Tarih 25 Haziran’dır…Yani işgalin üzerinden neredeyse 40 gün geçmiştir…Ve İzzet Paşa hala, “Yunan’ın işgal ettiği yerlerde, şimdiki politikamızı bilmeyen bazı kötü niyetli ve sorumsuz kimselerin rehberliği ve teşebbüsleri ile bir takım saldırgan hareketler düzenlendiği anlaşılmaktadır. Bunun zararlı ve acıklı sonuçları açıklanmaya muhtaç değildir. Bu nedenle, başından beri yaptığım öğütleri ve bildirileri doğrulan,yarak şu noktaların bilinmesini zaruri görmekteyim: 
1) Çete veya gönüllü olma yoluyla bu yönde yapılacak her türlü teşebbüs, bizim için maddi ve manevi yönden büyük zararlar vermektedir. Buna kalkışanlar çok büyük bir sorumluluk altına gireceklerdir.
2) Bu kargaşa ve bunalım hali tabii ki daha fazla devam edemeyeceğinden ve Allah’ın acıyıp yardım etmesiyle çok yakında sona ereceğinden bu tür zararlı hareketlerden kesinlikle kaçınılmalı, halk ağır başlılığını ve sükunetini koruyarak günlük işlerini döndürmeye çalışmalıdır”. Pes yani!!
Gerek işgal sırasında, gerek işgalden sonra Yunanlılarla mükemmel bir uyum içinde çalışan İzzet Paşa, görevini kalp krizinden öldüğü 5 Ocak 1920 tarihine kadar sürdürdü. Bu uyumlu çalışma nedeniyle, devrin Yunan hükümeti kendisini “Anoteron Taksiarhis” nişanı ile ödüllendirdi. Cenazesi ise, yine Yunan hükümeti tarafından, korgeneral rütbesine ulaşmış bir asker cenazesine eşdeğer tutuldu ve devrin askeri ve mülki erkanının katıldığı muhteşem bir törenle Emir Sultan Dergahı Haziresine defnedildi…Ne diyelim? Herhalde bize sadece “Allah taksiratını affetsin” demek düşer…
Haber Kaynağı : Naci Kaptan [Cumhuriyetdede@NaciKaptan.com]





1 Eylül 2014 Pazartesi

Tam Bağımsızlık Nasıl Kazanılır, Nasıl Kaybedilir

Cihan Dura


Tam bağımsızlık bir olgudur, gözlemlenebilir. Her olgu gibi, onun da meydana gelmesine, oluşmasına yol açan başka olgular vardır. Bu sebepler ortaya çıkıp gerçekleşmedikçe, tam bağımsızlık da gerçekleşemez. Bağımsızlığın derecesi de bu unsurların gücüne bağlıdır. Onlardaki bir gerileme, zayıflama, bağımsızlıkta da gerileme ve zayıflamaya sebep olur.  İşte bütün bu etmenlere “tam bağımsızlığın belirleyicileri” adını veriyoruz.
Tam Bağımsızlığın belirleyicileri iki açıdan ele alınabilir. “Tam Bağımsızlığı sağlayıcı” etmenler, “tam bağımsızlığı yok edici” etmenler…

I) TAM BAĞIMSIZLIĞI SAĞLAYICI ETMENLER

Atatürk iki olgu üzerinde çok durmuştur: Millî egemenlik ve tam bağımsızlık. Türkiye Cumhuriyeti’ni bu iki ilke üzerine inşa etmiştir. Türkiye açısından, tam bağımsızlığı belirleyici unsurlara da değinmiştir, bunları şöyle sıralayabilirim:
-Milletimizin uygarlık yeteneği,
-Kaynak kullanma başarısı, 
-Egemenlik bilinci.

a) Uygarlık Yeteneği
Bir milletin, devletiyle ayakta kalması, yaşaması için maddi güç yeterli değildir. O millet aynı zamanda uygar eser yaratma yeteneğine sahip olmalıdır: Edebiyatı ile, sanatı ile, bilimsel birikimi ile, teknik buluşları ile, dünya çapında kendini göstermesi, kanıtlaması gerekir. Uygar eser meydana getirme yeteneğinden yoksun bir millet, özgürlük ve bağımsızlığından da yoksun kalmaya mahkûmdur.
Demek ki, milletimizin de özgürlük ve bağımsızlığı, ortaya koyduğu ve koyacağı uygar eserlere bağlıdır. Milletimizin sahip olduğu medeni eserlere ancak şu örnekleri verebilirim: Orhun Anıtları, Kutadgu Bilig, Süleymaniye Camii,  Piri Reis Haritası, Yunus Emre Divanı, Nasrettin Hoca fıkraları, Nutuk, Anıtkabir,…
b) Kaynak Kullanma Başarısı
Atatürk bu kavramdan, “bir milletin ekonomik yaratıcılığı”nı kast ediyor. Millet kendi doğal kaynaklarını, insanını, sermayesini ve mevcut teknikleri gereğince kullanmalı, bunları değerlendirebilmeli, onlarla katma değer yaratabilmelidir. Bu kaynaklara yalnız kendisinin değil, diğer ülkelerin kaynakları da dahil edilebilir. Öyleyse, Türk milleti sahip olduğu arazinin servet kaynaklarından faydalanmalı,  bu yoldan bütün insanlığa da fayda sağlamalıdır. Bu sorumluluğunu yerine getiremezse,  yaşama hakkı ve bağımsızlığı yine tehlikededir.  
Kaynak kullanmakta başarılı bir millet zenginleşir. Bu sayede kuvvetlenir; kendi kararlarını kendi alma imkânı, dünyayı, başka ulusları etkileme gücü artar.
c) Egemenlik Bilinci
Tam bağımsızlık için bir koşul da milletimizin kendi iradesine, kendi egemenliğine sahip çıkabilmesidir. Bu irade ve egemenlik şunun bunun eline, değersiz insanların, işbirlikçi bedhahların eline bırakılmamalıdır.
II) TAM BAĞIMSIZLIĞI YOK EDİCİ ETMENLER 

Dünyada, kendi refah ve gelişmelerini başka milletleri sömürmeye dayandırmış güç odakları vardır. Bunlar şu veya bu şekilde o ülke insanlarını tutsak ederler, olmayanları o duruma getirmeye çalışırlar; kaynaklarını, pazarlarını ele geçirirler. Yöneticileri kendilerine bağlar, kullanırlar ki, bu olguya emperyalizm diyoruz.
Dünyada Emperyalizm olduğu sürece milletlerin, bu arada Türk milletinin de bağımsızlığı hep tehlikede olacaktır. Ne yazık ki ülkemiz o güçlerin etkisi altına uzun yıllardır girmiş bulunuyor. Söz konusu odakların başında ABD gelmektedir. Onu İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkeler takip ediyor. Bu sonuncu ülkeler Avrupa Birliği şemsiyesi altında ortak hareket edebiliyorlar. Ancak şunu önemle belirtmeliyim ki, devletler görünürdedir. Onları da kullanan asıl sömürgen güçler vardır ki, bunlar dev küresel şirketlerdir. En tepede “Derin Merkez” yer alır. Demek ki Türk milletini tutsak etmek isteyen, bağımsızlığını yok eden, perde arkasındaki asıl güç, Derin Merkez’dir; o merkezi oluşturan küresel şirketlerdir.
‘***’
Bir ülkenin bağımsızlığı hangi yollardan yok edilmektedir? Bunlar askerî işgal, işbirlikçi kullanma, zayıf karakterli yöneticilerin etkisi, ekonomik ve kültürel baskılar, askerî ve ikili anlaşma şekillerini alabilir.
a) Ülke yabancı güçlerce fiilen ve temelli işgal edilir. Ulusun her türlü bağımsızlığına son verilir.
b) Ülke fiilen işgal edilir. Yenilgiden sonra, ülkenin yabancı askerlerden arındırılması karşılığında, o toplumdan ekonomik, mâli, adlî ve diğer alanlarda bağımlılık yaratacak ödünler kopartılır.
c) Sömürgen devlet o toplumda “Biz büyük bir devletin yardımı olmaksızın varlığımızı koruyamayız” diyen kişiler bulur. Onları iş başına getirtir. Bu yöneticiler ülkenin yazgısını her bakımdan koruyucu devlete bağlar. Toplum, uzun erimde vasi devletin emellerini gerçekleştirecek şekilde yeniden düzenlenir.
Atatürk bu tür kişilere karşı bizi şöyle uyarmıştır: “Bizi [ekonomik hayatımızı geliştirme, böylece refaha ulaşma] amacına erişmekten alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar bizi bir sömürge yapmak için, ilerlememizi istemeyenlerdir. Fakat bizim için, bunlardan daha zararlı, daha öldürücü bir sınıf vardır. O da içimizden çıkması muhtemel olan hainlerdir.”
d) Kimi politikacılar ve devlet adamları; zorluklar arttıkça, tam bağımsızlık yerine “yarı bağımsızlığa” razı olmaya, halkı da buna boyun eğdirmeye çalışırlar. Örneğin, Kurtuluş Savaşımızda, Rauf, Bekir Sami, Kara Vasıf Bey’ler bu yolu denemişlerdir. Bunlar daha Sivas Kongresi sırasında Amerikan mandası fikrini savunmuşlar; sonraları da, ellerine fırsat geçtikçe benzer girişimlerde bulunmaktan çekinmemişlerdir.
Bu nedenledir ki, tam bağımsızlığı korumada en önemli sorun, bir toplumun yöneticilerinin seçilmesi sorunudur. Yönetimi, ulusun kendi ayakları üzerinde durması gibi zor bir ilkeyi uygulayamayacak denli zayıf ruhlu politikacıların eline geçen bir toplum; bağımsızlığını korumada, dış düşmandan çok, iç düşmanla uğraşmak zorunda kalır.
e) Bağımlı duruma getirilen toplum artık, ya “tarımcı,” ürünlerini yok pahasına satan, dışa bağlı ve muhtaç, ya da yeraltı zenginliklerini işlemeden satan, asalak bir insan yığını olmaya mahkûmdur. Sömürücü-koruyucu devlet; “yardım ettiği devlet”in sanayileşmesine, doğal kaynaklarını kendi öz yararı için kullanmasına izin vermez. Bu amaçla o ülke borçlanmaya itilir, özelleştirmelere, topraklarını, ekonomik tesislerini satmaya zorlanır; yabancı sermaye yoluyla ekonomi işgale uğrar. Türkiye’de 1980’den beri yapılan budur; uygulama 2002’den bu yana korkunç boyutlara ulaşmıştır.
f) Koruyucu devlet; en etkili ve önemli bir araç olarak, kültür emperyalizminden de geniş ölçüde yararlanır. Az gelişmiş ülkenin kamuoyuna egemen olmak üzere, kitle eğitim ve haberleşme araçları (basın, radyo, televizyon, Internet) yoluyla, yurttaşların kafaları sistemli ve sürekli olarak yıkanır. Eğitim ve kültür kurumları, şu ya da bu yoldan koruyucu devletin buyruğu altına girer. Böylece toplumdaki diplomalıların çoğu, “boyun eğmeye yatkın,” “bağımsız düşünme yeteneğinden yoksun” sözde aydınlar olarak yetişir. Bunlar topluma öncülük edemezler; onu gerçek bağımsızlığa kavuşturamazlar. Hattâ, eğer ülke bağımsız ise, bunu yitirmesine katkıda bulunurlar.
g) Büyük devletlerin, az gelişmiş ülkelerin bağımsızlıklarını ortadan kaldırmak için başvurdukları yollardan biri de “sıkı ve geniş kapsamlı askerî ittifaklar” ile bunları izleyen “ikili anlaşmalar”dır. Bu çerçevede tanınan ayrıcalıklar, ulusal orduyu kumanda olanakları, askerî üsler, silah ve teçhizat bakımından tek bir devlete bağlılık gibi olgular; az gelişmiş ülkenin iç işlerinin, dolaylı olarak büyük devletin denetimine geçmesi sonucunu doğurmaktadır.
‘***’
Tam bağımsızlığın ihlali; yabancı bir güce ödün verme, ayrıcalık tanıma şeklinde ortaya çıkar. Her ihlal, yabancı odak (ülke, ülkeler topluluğu, kuruluş,…)  için bir kazançtır; o oluşuma Millet’e ait bir hakkın devredilmesi demektir. Yabancının kazandığı –dolayısıyla milletin kaybettiği- bu hakka genel olarak “kapitülasyon” adı verilir. Kapitülasyon bağımlılığın ürünüdür, tam bağımsızlığın zedelenmiş olduğunun en açık bir göstergesi ve kanıtıdır.
Örnek verelim.
a) Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerine ödün vere vere, sonunda ekonomik, malî ve politik bağımsızlığını yitirmiş, Avrupa devletleri önünde kapitülasyon zincirleriyle diz çöktürülmüş bir devlet haline gelmişti.
Atatürk’ten bir kez daha dinleyelim:
-Bir devlet düşünün ki kendi uyruğuna koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz; gümrük işlemlerini, resimlerini ülkenin ve milletin ihtiyaçlarına göre düzenlemesi engellenmiştir; bir devlet ki bunların da ötesinde yabancılar üzerinde yargı yetkisini uygulamaktan men edilmiştir. işte böyledir bağımsızlığından yoksun olan bir devlet!…
-Osmanlı’da devletin ve milletin yaşamına yapılan müdahaleler bu saydıklarımdan ibaret değildi, daha fazla idi. Doğrudan doğruya milletin yaşamsal ihtiyaçlarından olan, örneğin demiryolu yapmak için, fabrika yapmak için devlet serbest değildi; mutlaka dış müdahale vardı. Bu şekilde hayatını teminden menettirilen bir devlet bağımsız olabilir mi? Gerçekte Osmanlı Devleti bağımsızlığını çoktan kaybetmişti. Osmanlı ülkesi yabancıların serbest bir sömürgesinden başka bir şey değildi; Osmanlı içindeki Türk milleti de tamamen tutsak durumuna getirilmişti. Bu sonuç milletin kendi iradesine ve kendi egemenliğine sahip bulunamamasından, bu irade ve egemenliğin şunun bunun elinde kullanılagelmiş olmasından kaynaklanıyordu.
-Ben bu haksızlığa karşı çıktım. Milletimin başına geçerek İstiklal Savaşımızı başlattım. Milletimin gasp edilmiş haklarını geri aldım. Ülkemi tam bağımsız kıldım.
b) Geçmiş ve günümüzdeki Cumhuriyet hükümetleri de tam bağımsızlığımızı zedeleyen ya da ortadan kaldıran kararlar almış, antlaşmalar yapmışlardır. Bunlara şu örnekleri vermekle yetinelim:
-İsmet Paşa döneminde, 1940’ların sonunda ABD ile yapılan İkili Antlaşmalar.
-IMF ile ilişkiler çerçevesinde alınan kararlar.
-1995 Gümrük Birliği Antlaşması,



-Avrupa Birliği ile ilişkiler çerçevesinde kabul edilen bazı yasa ve yönergeler.
‘***’
Tam bağımsızlığın ihlaline yol açan bir diğer faktör de halktaki bilinçlenme eksikliğidir.
Birçok alanda olduğu gibi bağımsızlık konusunda da halktaki bilinçlenme eksikliği, ciddî bir handikaptır. Türkiye bakımından açıklamak gerekirse, halkımızın bağımsızlık ve özgürlüğün mahiyetini, yüksek değerini kavramış olduğunu ne yazık ki, söyleyemeyiz. Bu tehlikeli durumun temel sebebi; tam bağımsızlık bilincinin, yıllardır, halkımıza sürekli ve yeterli şekilde aşılanmamış, bir eğitim konusu olarak görülmemiş olmasıdır. Öyle ki, okumuşlarımızda, aydın olarak nitelediğimiz birçok kimselerde bile tam bağımsızlık bilinci ya yoktur, ya da zayıftır. Üstelik bu ihmal giderek artmıştır, artıyor. Günümüzde ise -ne yazık ki- tam bağımsızlık ülküsü tamamen unutulma yolundadır. Bunda, son yıllarda dal budak salan küreselleşme ve liberalizm propagandasının önemli etkisi olduğu bir gerçektir.