11 Haziran 2014 Çarşamba

Kurtuluş Savaşı Kadınları / Zeki Sarıhan

Cihan Dura


Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Kadınları, Ulusal Eğitim Derneği Yayınları, 5.B., Ank., 2010, 399 s.
*
Türk Bağımsızlık Savaşı ulusal bir seferberlikle kazanılmıştır. Kadınlarımız ve erkeklerimiz düşüncelerini ve bütün güçlerini bir araya getirip birleştirmiştir. Eğer onlar tam bir birlik halinde mücadele etmeselerdi, bağımsızlık kazanılamaz veya savaş yoluyla varılabilen hedefler çok zayıf olurdu.
Bu kitapta Kurtuluş Savaşı’nda kadınlarımızın rolü ve çalışmaları ele alınmakta, esas itibariyle “Türk zaferinde kadınların payı nedir” sorusunun yanıtı verilmektedir.

Kitabın özgün kaynakları Kurtuluş Savaşı yıllarında yayımlanan gazeteler ve bu savaşı konu edinmiş kitaplardır. Kitap daha önceki benzer konulu kitaplara oranla daha geniş bir kaynak tabanına dayanmakta, bu sebeple kendi alanında en geniş ve kapsamlı bir araştırma niteliğindedir.
“Kurtuluş Savaşı Kadınları” Yunus Nadi 2006 Sosyal Bilimler Ödülünü kazanmıştır.
Kitap aşağıda sıraladığım dokuz bölümden oluşmaktadır:
-Savaşların getirdiği kadın devrimi
-Kadınlar üzerinde düşman vahşeti
-Kadın kalemi vatan hizmetinde
-Kadınlar miting kürsüsünde
-Kurtuluş Savaşı’nda kadın örgütleri
-Hilali Ahmer (Kızılay) kadınları
-Mustafa Kemal’in kağnısı
-Türk kadını cephede
-Devrim’in kadınlara şükranı

 “KURTULUŞ SAVAŞI KADINLARI” KİTABINDAN NOTLAR

-Maraş’ta Kurtuluş Savaşı’nın kıvılcımı 31 Ekim 1919 günü Fransız ordusunda görevli bir Ermeni askerin, Uzunoluk hamamından çıkan kadınlara sarkıntılık yaparak bunlardan birinin peçesini yırtmasıyla çıkmıştır. Olayı gören bazı erkekler müdahale edip kadınları korumaya çalışırken, dipçik ve kurşunlarla ağır yaralanmıştır. Uzunoluk camiinin gönüllü müezzini Sütçü İmam da, tabancasını ateşleyince “ırz düşmanı Ermeni” yere düşmüş, diğerleri kaçmıştır. Ermeniler “Müslümanları öldürüp karılarını alacaklarını, camilere çan takacaklarını” bağıra bağıra yaralılarını alıp gitmişlerdir. (s.58)
-Orhangazi ve Gemlik bölgesinde 15 Mayıs 1921’de Karacaali köyünde kadınlar 200 Yunan askeri tarafından kocalarının gözleri önünde ırzlarına geçildikten sonra kurşuna dizilmiştir. (s.59)
-Kadın gazeteci Berthe G. Gaulis Yunan mezalimini anlatıyor: Bilecik bir felaket ve acılar diyarı… Henüz dumanı tüten taş yığınları altında kim bilir ne kadar insan cesedi yatıyor… Tecavüze uğramamış genç kız veya kadın kalmamış… Biraz ötede, kızını kurtarmak isterken, kafasına taşla vurularak öldürülmüş bir ihtiyarın mezarı… (s.66)
-Hâkimiyeti Milliye gazetesinden: Yunanlıların kadınlara ve kızlara yaptıkları tecavüz, üzerinden yüzyıllar geçse, kendilerini Türklere affettirmek için her şeyi yapsalar, bunu başaramazlar. Binlerce masum kız Yunanlıların eline düşmektense, kurşunla, süngüyle, ateşle ölümü tercih etmişlerdir. (s.68)
-Yunanlıların kaçarken yapacakları zulmü önlemek için Mustafa Kemal Paşa 1 Eylül 1922’de kurtuluş bekleyen halka yayımladığı bildiride “kadınlarınızı ve çocuklarınızı düşman kaçarken, dağlara ve emin yerlere saklayınız” emrini vermektedir. (s.70)
 ‘***’
-1918 yılı sonbaharı… Mondros Mütarekesi imzalanmış. Mebuslar Meclisi’nde “yenik düştük, istediklerini yaparlar” şeklindeki bir konuşmaya tepki, kadınlardan geliyor. Kadıköylü Kadınlar adına gazetelere gönderilen bir yazıda şöyle deniyor: “Millî haklarımızı ve ismetimizi koruyacak hükümet ve erkek yoksa, biz varız!”  (s.77)
-Bolu kadınlarının TBMM başkanlığına gönderdiği 18 Temmuz 1920 tarihli dilekçeden: “Erkekler vazifesini yapmayacak, dinlerini ve vatanlarını, zevce ve hemşirelerini muhafaza etmeyecek kadar aciz ve ilgisiz iseler, düşmana karşı koymak için bize izin versinler. Yalnız topraklara gömerek paslandırdıkları silahları bize versinler. Irzımızı, namusumuzu, iffet ve ismetimizi biz kendi ellerimizle müdafaa edeceğiz.”  (s.81)
‘***’
-20 Mayıs 1919 günü Üsküdar’da yapılan ve 30 bin kişinin katıldığı mitingin sekiz konuşmacısından üçü kadındır: Sabahat Hanım, Naciye Hanım, Zeliha Hanım.  Sabahat Hanım şunları söylemiştir: İşte Yunanlılar bugün İzmir’i aldılar. Belki yarın da Konya’mızı, Bursa’mızı, hatta çok sevgili İstanbul’umuzu da isteyecekler. O zaman, bu kahreden kuvvetler karşısında böyle sükûn ve tevekkülle mi duracağız? Ben buna “hayır” diyorum. Biz kadınlar bu hak cihadında en önde olacağız. (s.92)
-Kastamonu kadın mitinginin, İstanbul’da ve diğer yerlerde düzenlenen mitinglerden farkı; düzenleyicileri, konuşmacıları ve katılımcılarının tümünün kadın olmasıdır. (s.70)
‘***’
- Türk Kadınlar Cemiyeti üyelerinden Azize Hanım, Haziran 1920’de Cenevre’de toplanan Uluslararası Kadınlar Kongresi’nde en çok alkışlanan konuşmalardan birini yaparak özetle şunları söylemiştir: Savaşa girilmesinde Türkiye halkının ve kadınlarının bir suçu yoktur. Türk kadınları da savaşta büyük acılar çekmiştir. Yarım yüzyıldan beri kadın hakları konusunda önemli mesafeler aldık, Dünya kadınlarını Türkiye’nin davasını desteklemeye çağırıyorum. (s.130)
-Millî Mücadele’nin önemli merkezlerinden biri olan Balıkesir’de de kadınların Kurtuluş Savaşı için boş durmadıkları anlaşılmaktadır. 19 Aralık 1919’da Balıkesir Hareketi Milliye Reddi İlhak Heyeti’ne başvuran kadınlar, kış hediyesi olarak çorap ve diğer levazımatı vermek istediklerini bildirmişler, bunun üzerine heyet, Hacı Kâmile Hanım’ın başkan, ayrıca Zeynep Hanım’la diğer bazı kadınları seçerek bu işle görevlendirmiştir. (s.132)

-Emekli öğretmen Asiye Ülker anılarında anlatıyor: Sivas Kongresi’nin yapıldığı, yani Atatürk’ün Sivas’a geldiği tarihte ben Kız Öğretmen Okulu’nda öğrenci idim. Yetimler Yurdu’nun müdürü Makbule Hanım’la Vali Reşit Paşa’nın eşi Melek Hanım, her ikisi de Millî Mücadele’ci hanımlardı. Bütün güçleriyle Sivas’taki hanımları Millî Mücadele’nin amacına yöneltmeye çalışırlardı. Onların Millî Mücadele yolundaki çalışmalarında en yakın yardımcılarından biri de bendim. Yaptığımız bir toplantı sonunda kadınlardan yardım toplandı. Sivas’ın yurtsever kadınları hemen üzerlerindeki bilezik, yüzük, küpe gibi değerli eşyaları bağışladılar. Sivaslı hanımlar büyük bir Millî Mücadele heyecanı içine girmişlerdi. Onların bu heyecan ve gayretleri bütün Kurtuluş savaşı boyunca devam etti. Bütün kadınlar evlerindeki dikiş makinelerini yetimler Yurdu binasına getirterek okulun salonunda cephedeki askerlere iç çamaşırı, yorgan,… diktiler. Ben de hem bu işlerde çalışır, hem de kimsesiz yavruların ihtiyaçlarını karşılar, onları teselli ederdim. (s.135)

-Sivas Anadolu Kadınları Müdafaai Vatan Cemiyeti, 12 aralık 1919 tarihiyle, o sırada Sivas’ta bulunan Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya hitaben gönderdiği yazıda “saygıdeğer ve yüksek kardeşlerimiz, sizleri kendimize rehber edinerek Anadolu Kadınları Müdafaai Vatan Cemiyeti adıyla bir dernek kurduk. Tüzüğümüzü takdimle öğünç duyarız” demektedir. (s.140)

-Bu derneğin başkanı Melek Hanım’ın bir konuşmasından: “Pek acı, pek buhranlı, pek vahim günler yaşıyoruz. Vatanımız ölüm halinde bir hasta… Erkek kadın bütün evlatları vatanın tedavisine hemen koşalım. Kızları hastabakıcı, oğulları en ehil doktorlar olmalıdır. Vatanımızı kurtaracağız. Dedelerimiz gibi Türk Müslüman milletinin şerefini yine yükselteceğiz. Fakat bunun için birleşmek lazımdır. Kadın ve erkek bir araya gelirsek, vatan kurtulur.” (s.152)

-O günlerde kadınların kurduğu Anadolu Müdafaai Vatan Cemiyeti Kayseri Şubesi, elinden gelen bütün fedakârlığı gösteriyordu. Cemiyet adına yardımları Feride Güpgüpoğlu yapıyordu. Herkes yardıma çağrılıyor, çorap eskisinden tutun da, iç çamaşırı, ayakkabı, ne varsa toplanıyordu. (s.164)
‘***’
-Yunanlıların işgal ettiği yerlerden daha iç bölgelere kaçan nüfus, buralarda açlık içindedir ve çok kötü koşullarda barınmakta, hatta sürünmektedir. Bergama’dan 10 bin’i Rumeli göçmeni olmak üzere 30 bin kadar Müslüman halk Soma ve Balıkesir yönüne göçmüştür. Hepsi mazlum, dul kadınlar, kimsesiz çocuklar, harap ve karanlık dört duvar arasında hasta bir halde inlemektedirler. Aydın kasabası kenarında, bayır eteklerinde çadırlarda ve medrese köşelerinde Aydın göçmenlerinden üç bin kişi yaşamaktadır ve bunların durumu yürekler acısıdır. (s.182)

- İstanbul Hilali Ahmer Kadınlar Merkezi, Sakarya Savaşı’ndan (1921) sonra yaralı gazilere yardım için kadınlara yayımladığı çağrıda şöyle diyor: “Hudut boylarından değil, vatanımızın tam bağrında buradan çok daha soğuk, dağ başlarında, yaylalarda düşman ile çarpışan, hürriyetimizi, hayatımızı, namusumuzu savunan, savunurken yaralanan, hastalanan babalarımızı, kardeşlerimizi, erlerimizi, evladımızı unutmayalım. … İki hırkası olan birini kendine alıkoysun, diğerini versin.” Kadınlar Hilali Ahmer hastanelerinde hastabakıcı ve hemşire olarak çalışmışlardır. (s.195)

-Yakup Kadri: “Halide Edip’in Anadolu dağlarının arkasından duyulan sesi, bütün Anadolu’ya ve bütün hemşirelere gaipten gelen bir emir gibi tesir etmişti. Artık o günden itibaren kadınlar ordusu da seferber hale gelmiştir.” (s.201)

-Basma entarili, gözleri iyi görmeyen bir kadın, “fukara bir çamaşırcı kadın” olduğunu söyleyerek, göğsünden çıkardığı bir lirayı Halide Edip’e uzatır ve ekler “Hilali Ahmer’in yaralıları için…” “Karşı karşıyaydık” diyor Halide Edip, “ikimizin de gözyaşları kalbimize akıyordu. O ana kadar Türkiye’nin geleceğine bu kadar kuvvetle iman ettiğimi hatırlamıyorum. Boynuna sarıldım, gözlerimden yaşlar boşandı.” (s.202)

-Konya Müdafaai Hukuk Kadınlar Cemiyeti… Başkanı Şerife Hanım’dır. Konya’da büyük hizmetler gören bu kuruluş, kadınlara dikiş kursu açmış, çeşitli müsamereler yapmış, açık artırmalar düzenleyerek elde ettiği gelirleri vatanın kurtuluşu için çalışan derneklere vermiştir. (s.211)
‘***’
-Kocalarını, baba ve oğullarını muharebe meydanlarına gönderen Anadolu kadınları, ak sakallı dedeleri ve küçük yavrularıyla o büyük nakliyatı üstlenmişler, kağnıların saplandığı veya kırıldığı yerlerde yüklerini sırtlarında taşıyarak Sakarya Meydan Muharebesi’ne (1921) yetiştirmişlerdir. Yine o Anadolu kadınlarıdır ki, bir taraftan da bin zorlukla tarlasını sürmüş, ekmiş, biçmiştir. Ve ürününün yüzde seksenini yine orduya vermiştir. (s.220)

-Nurettin Peker, İnebolu’dan Kastamonu’ya cephane ve erzak taşırken, Kastamonu’nun yakınındaki kışla önünde kar ve tipi nedeniyle donarak ölen Şerife Bacı’nın öyküsünü “İstiklal Savaşı: Resim ve Vesikalarla İnebolu” adlı kitabında anlatmıştır. (s.233)
-Fransız gazeteci Schliklen: “Sırf kadınlardan oluşan öyle kafilelere rastladım ki, doğrudan doğruya sırtlarında, savaşan orduya obüs sandıkları, yiyecek taşıyorlardı. Bu halkı böyle harekete getiren hiçbir yasal mecburiyet değildir. Ruhlara doğmuş, yüce bir yurtseverlik duygusudur. Kocaları orada, cephede dövüşen bu kadınlar, ne siyasi bir akıma tabi olmuşlar, ne de bir koyun sürüsü idiler. Bekledikleri ne bir mükâfat ne bir şükran sözüdür.” (s.246)
‘***’
-Afyon cephesini yaran Kemalettin Sami Paşa Zaferden sonra, Bursa’da öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmada büyük zaferi nasıl kazandıklarını anlatırken, kadınların, erkekleri savaşa nasıl teşvik ettiğini şöyle ifade ediyor: Hepimizin kalbinde intikamın sesi, kudretini artırmaya başladı. Bu sesin galebesinde kadınlarımızın pek büyük yardımı vardı. Kadın sözünün, gözyaşının bir erkek üzerinde ne müthiş tesir yaptığını bilirsiniz. Adlarını hürmet ve şükranla kaydedeceğim Halide Edip ve Erzurumlu Gül hanımlar geldiler. Askerle beraber ağladılar. Eğer vatanı kurtarmadan gelirseniz, kadın olarak size lanet edeceğiz, dediler. Bütün asker ağlayarak yemin etti. Gül Hanım taarruzdan bir gün önce bütün birlikleri dolaştı. Askere tek tek yemin ettirdi. (s.259)

-Enver Behnan Şapolyo yazıyor (1922): Yörük Ali’nin adı her tarafta dolaştı. Başına daha fazla kızanlar toplandı. Bunlar arasında birçok kadın da vardı. Hepsi silahlı idi. İçlerinden Emir Ayşe yaman bir çeteci idi.  (s.275)

-Kara Fatma’nın müfrezesine 43 kadın, 700 erkek katılmıştı. Kadınlardan 28’i şehit oldu. Sağ kalan 18 kadın ve diğer erkeklerle 1. Ve 2. İnönü savaşlarında çarpıştı. Bu savaşlarda da kadınları şehit veya yaralı olarak İnönü’de bıraktı, kendisi de yaralandı. İyileştikten sonra, Düzce çevresindeki asker kaçaklarını vatan görevine çağırmak için, o havaliye gitti. Kara Fatma karargâhını Nefren Boğazı yakınındaki bir köyde kurmuştu. İki eşkıya reisi çeteleriyle birlikte onun birliğine katılmıştır. (s.292)




-Ayşe Çavuş 55 yaşında… Neden ve nasıl silaha sarıldığını anlatıyor (1922): … Düşman İzmir’e girmiş, buraya doğru geliyor, dediler. Yüreğim kabardı. Artık bizim için ölüm var, kurtuluş yok, dedim. Bütün köy delikanlıları silahlanmıştı. Ben de kendimde kuvvet hissettim. Çocuklarımı Uşak’a bıraktım. Aydın’a geçtik. Mahalle delikanlılarına, kaçmanın erkekliğe yakışmadığını, vatanı kurtarmak için çalışmak lazım geldiğini söyledim. Civar köylerden 200 delikanlıyı ikna ettim. Erzak ve cephanemizi düzdük. Kasaba’ya yollandık. Kuvvetimiz gittikçe çoğalıyordu, 350 kişi olmuştuk. Kasaba’da kaldığım sürece düşman keşif taarruzunun ilerlemesine engel oldum. Yunan’ın Demirci’ye girdiğini haber aldık. Ani bir baskın yaparak üç koldan Demirci’ye girdik. Saatler süren çarpışmadan sonra düşmanı söküp çıkardık. (s.302)
-Ne mutlu Osmaniyelilere ki, Rahime gibi kahraman bir kadın yetiştirmiştir. Henüz 27 yaşında olan bu kadın, girdiği savaşlarda ‘benim diyen’ erkekleri kendine hayran bırakır. Bütün müfrezelerin saygısını üzerinde toplar. Müfrezesinin adeta kumandanı konumuna yükselir. En son Hakim Tepe’de toplanan Fransız kuvvetlerine karşı, kırk kadar savaşçı ile yürüyüp savaşa tutuşur. Türk bayrağını eline aldığı gibi düşman siperlerine çullanır. Kanlı bir boğuşma başlar. Rahime, kanlar içinde ruhunu teslim edinceye kadar silahını ve bayrağını bırakmaz. Hayatta kalanlar Fransız karargâhını ele geçirir. (s.311)





-Asker Saime… Mütareke başlangıcında üniversite öğrencisidir. Onun inandığı, tapındığı tek şey memleket davasıdır. Kendini bu davaya öyle vakfetmiştir ki, gözü başka hiçbir şey görmemektedir. 22 Mayıs 1919’da yapılan Kadıköy mitinginde konuşmacıdır. Hakkında tutuklama emri çıkınca Ankara’ya ulaşır. Batı cephesinde, cephe gerisinde ve haberalma işlerinde çalışır. İzmit’te bir görevini yerine getirirken yaralanır. İstiklal madalyası almıştır. Savaştan sonra edebiyat öğretmenliği yapmış, 1951’de ölmüştür. (s.319)
‘***’
-Mustafa Kemal Paşa (21 Mart 1923): Bu son yılların inkılap hayatında hummalı fedakârlıklarla yüklü mücadele hayatında, milleti ölümden kurtararak kurtuluşa ve bağımsızlığa götüren azim ve faaliyet hayatında milletin her ferdinin çalışması, gayreti, himmeti, fedakârlığı geçmiştir. Bu arada en ziyade himmet ile yad ve daima şükran ile tekrar edilmek lazım gelen bir gayret vardır ki, o da Anadolu kadınının göstermiş olduğu çok ulvî, çok yüksek fedakârlıktır. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının üzerinde kadın çalışması zikretmek imkânı yoktur. Dünyada hiçbir milletin kadını “ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluş ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret gösterdim diyemez. … dolayısıyla hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle ebediyen taziz ve takdis edelim. (s.333)

7 Haziran 2014 Cumartesi

Geronimo ve Kızılderili Soykırımı





GERONİMO İLE KIZILDERİLİLERE YAPILAN SON ALÇAKLIK

ABD, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’e yaptığı operasyonun adını Geronimo Harekâtı koydu. Usame’yi de Geronimo diye kodlandırdı. Usame öldürülünce “Geronimo öldürüldü” diye haberi duyuruldu.
Bu haber Kızılderilileri ayağa kaldırdı. Çünkü Geronimo 19. yüzyılda yaşadıkları toprakların sömürgeleştirilmesine ve soylarının kurutulmasına karşı mücadele veren efsane Kızılderili savaşçısıydı.
Geronimo 1829′da Arizona’da doğmuş bir Apaçiydi. Öz dilindeki adı Gokhlayeh yani “Esneyen Adam” idi. Yaşadığı bölge İspanyolların ve Meksikalıların saldırıları altındaydı.

1851 yılında evine döndüğünde tüm ailesinin ve köy halkının katledilmiş olduğunu gördü. Meksikalı bir askeri birlik köyü basmış ve büyük bir vahşetle herkesi öldürmüştü. Bu katliam, Geronimo’yu istilacı beyazlara karşı kin, nefret ve intikam hisleriyle dolduracak ve ona emperyalistlere karşı mücadele veren son Kızılderili savaşçı ünvanını sağlayacaktı.
Geronimo bir Kızılderili şefi değildi. Ve o sıra bir Şamandı, büyücü-şifacıydı. Katliamdan sonra artık dağlar onun meskeniydi.

1852 yılında Geronimo’nun başında olduğu Apaçiler Meksika’ya karşı savaş kararı aldı. Beyazlara karşı düzenlediği eylemlerle kısa zamanda hem Apaçiler içinde hem de beyazlar arasında ün kazandı.
Beraberindeki 5000 Apaçi ile dehşet saçıyor, askeri birliklere saldırıyor, eylem üstüne eylem düzenliyordu. Gazeteler yaptığı eylemleri abartıyor, Geronimo adı beyazlar arasında büyük bir korku yaratıyordu. Apaçi şeflerinin tümünün sevgisini kazanmış, Kızılderililer arasında görüşlerine ve gücüne büyük saygı duyulan bir kahraman lider olmuştu.

1870′de yakalanan Geronimo, 3 kez kaçma teşebbüsünde bulunuyor ve 4. seferinde kaçmayı başarıyordu. Uzun süre yakalanamayınca 500 izci ve 3000 Meksikalı asker peşine düştü. 1884′de İzciler sonunda onu buldu ve rezervasyon bölgesine geri götürüldü. Ancak özgür ruhlu Geronimo bir yıl sonra 35 savaşçı, 109 kadın, çocuk ve gençle bu bölgeden de kaçmayı başardı. 10 yıl boyunca peşindeki binlerce izciye ve askere rağmen ele geçirilemedi.

Bir keresinde 24 adamı ile 5000 süvariden kaçan Geronimo Dumanlı Dağlar’a sığınmış ve dağları didik, didik arayan süvariler ilginçtir ki Geronimo’nun izine bile rastlayamamıştı. Geronimo’yu yakalayamayan süvariler köylere saldırıp kadın ve çocukları öldürmeye başlamışlardı. Bunu duyan Geronimo sonunda dayanamadı ve halkına zarar gelmemesi için teslim oldu.

1909 yılında bir savaş mahkumu olarak yerleştirildiği Oklahoma’da ölen Geronimo’nun cesedi hâlâ kayıp. Bir gün sonra gömüldüğü yerde bulunamayan Geronimo’nun cesedinin kimsesizler mezarlığına atıldığı, Apaçiler tarafından alınıp kendi dağlarına götürüldüğü ve cesedin ABD tarafından çalındığı yönünde çeşitli efsaneler vardır.

1986’da, San Carlos Apaçi Sözcüsü Ned Anderson’ın içinde Geronimo’nun kafatasının resminin de bulunduğu bir mektup alması, cesedin ABD askerleri tarafından çalındığı kanısını güçlendirmektedir.
Apaçi liderlerine ait kimi özel eşyaların da çalındığını söyleyen Anderson, bunun Kızılderilileri küçük düşürmek adına yapıldığını söyleyerek, ABD eski Başkanı George Bush’a Geronimo’nun cesedinin gerekli ritüeller yerine getirilerek gömülmesi için harekete geçilmesini talep eden bir yazı göndermişti. 2009’da Geronimo soyunu temsil eden Ramsey Clark, Geronimo’nun kemiklerinin kabilesine teslim edilmesi için dava açmıştı. Konuyla ilgili talep dilekçesi hâlâ ABD hükümeti tarafından işleme konulmadan bekletilmektedir.

Oklahoma bölgesindeki Fort Sill’de sembolik bir mezarı bulunmaktadır.
Kızılderili soykırımı yapanlar, aradan geçen bir asırdan fazla zamana rağmen hala ilkel kafalara sahipler. Kızılderililerin efsanevi kahramanlarının adını bir teröriste verme münasebetsizliğinden çekinmeyecek derecede küstahlar.

Kızılderili soyundan geriye kalan bir avuç insan şimdi Obama’dan özür bekliyor. Usame’ye liderlerinin isminin verilmesini kendilerine yapılan son alçaklık olarak görüyor ve yaralarının deşildiğini, atalarının kemiklerinin sızlatıldığını belirtiyorlar.

KIZILDERİLİ SOYKIRIMI KRONOLOJİSİ

Önce Kristof Kolomb öncesi Amerika’ya kısaca değinelim:

Kolomb öncesi Amerika kıtası birkaç uygarlık ve bunun dışında feodal kabileler halinde yaşamakta olan yerlilerden müteşekkildi. Kuzey Amerika yerlileri western filmlerinden ve Teksas-Tommiks gibi kitaplardan aşina olduğumuz Apache, Comanche, Cherokee, Cheyenne, Sioux gibi kabileler olup belli başlı krallık ya da uygarlık kuramamışlardır.

Orta ve güney Amerika yerlileri ise Kuzey Amerika’ya nispeten daha farklıdır.
Buralarda da kabileler, klanlar halinde yaşam olduğu gibi, Olmekler, Toltekler, Zapotekler, Mayalar, Aztekler, İnkalar gibi uygarlıklar, imparatorluklar bulunmaktaydı…
Kızılderili boy ve kabilelerinin sayısının 500 civarında olduğu tahmin ediliyor.


Kolomb öncesi Amerika kıtası ve civar adalarda yaşayan Kızılderili nüfusunun 140 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir.

1492 : Kristof Kolomb Amerika kıtasına ulaşıyor. Muhtemelen San Salvador bölgesine çıkıyor. Ama o Hint adalarına vardığını sanıyor. Karşılaştığı Kızılderilileri de Hintli sanıyor.
1493 : Yeni kıtanın duyulmasıyla Avrupalılar şimdiki Glenn takımadalarına çıkıyorlar. Ve Kolomb’un askerleri adada yaşayan Taino Kızılderililerini vahşice katlediyorlar. On binlerce Kızılderili öldürülüyor.
1498 : Kolomb, İspanya kralına yazdığı mektupta şöyle diyor: “Buradan satılabildiği kadar köle gönderebiliriz.”
1498 – 1523 : Sömürgeciler kıtaya yayılmaya ve önlerine çıkan yerlileri katletmeyi sürdürdüler. Yerlilerin mallarına, ürün stoklarına, hayvanlarına el koyuyor, esir aldıklarını da hamal olarak çalıştırıyorlardı.
1523 : Meksika’ya ayak basan Papaz Motolinia, beyaz adamın yaptığı vahşet için şöyle diyordu:
Kızılderililerin eğer altını yoksa çocuklarını satarlardı. Eğer çocukları da kalmamışsa kendi hayatlarını verirlerdi. Bu haraçları veremediklerinden ötürü Kızılderililer işkence acıları altında ya da gaddarca zindanlarda öldürülürdü. Zira İspanyollar onlara hayvani bir vahşilikle muamele ediyor ve onları hayvandan daha aşağı görüyorlardı.
Kızılderililerin cesetleri köpeklerin önüne yem olarak atılıyor, vücutlarından yaralara iyi gelebilecek bir yağ üretiliyordu. Kızılderili kadınlar sıra hâlinde direk ve ağaçlara, çocukları da onların ayaklarına asılıyordu.
1539 : Pascual de Andagoya ise 16 yıl sonra şöyle diyordu: Kızılderililer tamamen yok olmak üzereler. Bir haç ile tanrı aşkına verilecek yemek dileniyorlar. Askerler sadece don yağından mum yapmak için bütün lamaları öldürüyorlar. Kızılderililere ekim yapacak hiçbir şey bırakmadılar. Büyükbaş hayvanları kalmadığından ve alamadıklarından dolayı açlıktan ölmeye mahkûmlar.
1544 – Bartolome de Las Casas İspanya prensine ithafen yazdığı ‘Kızılderili Katliamı’ adlı eser, zulmü şöyle anlatıyor: “Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm. Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar…”

Kitapta, İspanyollar Haiti adasına geldiklerinde adada 3 milyon yerli yaşadığı ama şimdi sayılarının sadece 200 olduğu yazılıyor. Ayrıca son 40 yıl içinde aralarında kadın ve çocukların da olduğu 12 milyondan fazla Kızılderili’nin öldürüldüğü ve öldürülmeye devam ettiği belirtiliyor. Bu rakamın 15 milyon olarak belirtilmesinin yanlış olmayacağı ifade ediliyor.
40 yıl içinde 15 milyon Kızılderili katledilmiş. Bu rakamın 400 yıl sonunda 70-80 milyona ulaştığı tahmin ediliyor.

Osmanlılar Kızılderili katliamının başlamasından 40 yıl önce İstanbul’u fethetmişlerdi. Şeriatın gereği 3 gün boyunca şehir yağmalanmıştı.1520′lerde ise Kanuni Avrupa’da yeni fetihler peşindeydi. Osmanlı, 1529′da Viyana kapılarına dayandığında, koloniciler Amerika yerlilerinin yarısından çoğunu katletmiş, yüzbinlerce kızılderiliyi öldürmüşlerdi.

Barbarlığın kıyaslanması açısından önemli gördüğüm için belirtme gereği duydum.
Bu arada Amerika’da yerlilerden ele geçirdikleri tüm bölgelere kendi taktıkları isimleri vermekteydiler.
Bugün o isimlerle anılırlar.

Ama örneğin Megalo İdeacılar İstanbul’un kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri gibi inatla Konstantinapolis demeyi sürdürürler.

Bu arada son Kızılderili katliamı ile Ermeni tehciri arasında sadece 25 yıl olduğuna dikkati çekelim. ABD ve AB ülkeleri Ermeni faciasına çok duyarlıdır ama 80-100 milyon Kızılderilinin katledildiği ve soylarının kurutulduğu bu asıl soykırım karşısında sanki böyle bir olay yaşanmamış gibi duyarsızdırlar. Çünkü Kızılderililerin diasporaları, lobileri yoktur, onları kimse savunmaz.

1630 : Koloniciler insanlara ve vahşi olmayan hayvanlara karşı silah kullanımını yasaklıyor.
Kızılderililer vahşi hayvanlar kategorisinde görülüyor ve Kızılderililer, kurt vb. vahşi hayvanlar yasaktan muaf tutuluyor.
1637 : New England’daki ilk büyük soykırım hareketlerinden biri Pequot Kızılderililerinin yok edilmesiydi.
 
Sömürgeci Protestan Püritenlerin, uyguladıkları bu vahşeti göklere çıkaran resmi açıklamaları ise şöyleydi:
“Yeryüzü cennetinde Tanrı’nın istemediği bu Pequot yerlileri temizlendi. Öyle ki, şükürler olsun, artık Pequot ismi taşıyan kimse kalmadı.”
Bugün, ‘Tanrı’nın izni altında’ diye yurduna bağlılık yemini eden her Amerikan çocuğu, aslında, bu katliamı uygulayan Püritenlerin taşıdığı retoriği ve Tevrat’tan kaynaklanan düşünceyi ödünç almaktadır. Püritenlerin Tevrat’tan aldıkları düşünce ise şudur:
“Bilinçli bir biçimde, Tanrı’nın seçilmiş halkına ait olan Vaadedilmiş Topraklar’daki Kenan halkını yok etmek”.

Katliamı uygulayan Püritenler, yaptıkları işi tümüyle dini liderlerinin kontrolünde gerçekleştiriyorlar, kutsal misyon’larını yerine getiriyorlardı. Öyle ki, Kızılderili erkek, kadın ve çocuklar tümüyle Tevrat emirlerine göre katlediliyorlardı.

Kendi kullandıkları Tevrat deyimlerine göre, Püritenler, Kızılderili çadırlarını ‘kızgın ateşli fırınlara’ döndürüyorlar, içindeki kurbanları Tevrat deyimiyle ‘olabilecek en kötü ölümle’ öldürüyorlardı. Bir başka Tevrat ayetinin deyimiyle ölenler ‘ateşin içinde kızarıyor, ancak oluk oluk akan kanları ateşi söndürüyordu. Katliamı uygulayanlar ise ‘Yehova’nın övgüsüne layık’ oluyorlardı.

1643 – Güney Manhattan’da Hollandalı askerler tarafından Algonquin Kızılderilileri’ne karşı gerçekleştirilen ve David de Vries tarafından aktarılan katliam şöyleydi:
“Askerler pek çok Kızılderili’yi uykularında öldürdüler. Annelerinin göğüslerinden çekilip alınan bebekler anne-babalarının gözleri önünde kılıçla parçalanıyor ve bebeklerin parçaları ateşe atılıyordu. Kundaktaki bebekler beşikleri içinde parçalanıyor, kafaları eziliyor, en taş-yürekli adamın bile vicdanını sızlatacak bir vahşilikle öldürülüyorlardı.Bazı bebekler nehre atıldı, onları kurtarmak için anne ve babaları da suya atladı. Ama askerler ne çocukların ne de anne-babaların sudan çıkmalarına izin vermediler, hepsi boğuldu.”
1675 : Kral Philip Savaşı olarak adlandırılan savaşta, Norrogonsettler ve Wonpanoaqlar gibi kabileler acımasız bir biçimde yok edildiler. Tarihçilerin aktardıklarına göre; “Bu, İngiliz askerlerinin kudurmuş gibi çevreye saldırarak yaralı, erkek, kadın ve çocuk ayırt etmeden öldürdükleri, kamplarını ateşe verip, Kızılderilileri yaktıkları bir 17. yüzyıl MyLaisi’ydi.”
Papaz Cotton Mather de, bu kıyımı bir “barbekü” olarak adlandırıyordu!
Kızılderili avı o dönemde –tehlikenin çok az olması dolayısıyla- New England’da popüler bir spor olmuştu!

Douglas Edward Leach’a göre, “Bu öldürme ve kıyımlar kuşkusuz Tanrı’nın iradesiydi.”
Bir başka yazar da bu ortak düşünceyi şu sözlerle açıklıyordu: “Efendimiz İsa, onları önünde diz çöktürüp kahretti.”
17. ve 18. yüzyıl sömürgecilerin, servet ve macera peşinde koşan Avrupalıların Amerika kıtasına büyük göçünü yaşadı.
Kıtanın yerlilerini katlederek topraklarına el koyan bu sömürgecilerin çoğunluğu İspanyol, Portekiz, İngiliz, Fransız ve İtalyan’lardan oluşmaktaydı. Ama asıl hakim güç İngilizlerdi. Sömürgeciler ulaşabildikleri bölgeleri parsel parsel paylaştılar. Ve zaman içinde kendilerine ait koloniler oluşturdular.
Günümüzün ABD’sinin temeli bu sömürgeci katliamcılar tarafından atıldı.
Yani, bir anlamda ABD daha kurulurken emperyalist zihniyete sahipti.

1750 – Sömürgecilerin koloni sayısı 13’ü bulmuştu. Nüfusları ise 2 milyonu aşmıştı.
1760 – Koloniler kendi devletlerine bağlıydılar. Örneğin İngiliz kolonisi Birleşik Krallık tarafından yönetilmekteydi. Krallığın kanunlarına ve vergilerine tabi idiler.
Avrupa’da “Yedi yıl Savaşları” İngiliz ekonomisini zor duruma sokunca vergiler arttırıldı.
Koloniler bundan rahatsız oldular ve zaten düşünmekte oldukları bağımsızlık için çalışmaya başladılar.
1776 – Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi okunarak, 4 Temmuz’da ABD’nin kuruluşu için ilk adım atıldı. Koloni güçleri ile İngiltere arasında savaş başladı ve 6 yıl sürdü. Koloni güçlerinin başında George Washington vardı. 1783’de bağımsızlıkları tanındı. 1787’de ise resmi olarak eyaletlerden oluşan ABD kuruldu.
1779 – Amerika’nın kurucu babası George Washington; Tümgeneral John Sullivon’a Iroquoilor’a saldırıp, “Yöredeki bütün yerleşim yerleri tamamen harabeye dönene kadar da barış amaçlı hiçbir görüşme önerisini dinlememe” emri verdi. Sullivan emredildiği gibi yaptı ve ilk raporunda açıklandığı gibi, “ O güzel bölgenin bütünü, bahçe görünümünden sıkıntılı ve iğrenç bir harabeye” çevirerek yerlilerin “geçimlerini sağlayan her şeyi yıkıp, yok ettiğini” bildirdi. Ona göre, Kızılderililer bir “yok etme savaşında vahşi hayvanlar gibi avlanmışlardır.”
1783 – Yapılan vahşet başkan Washington tarafından da onaylanmaktaydı. Çünkü Washington’un 1783’te söylediğine göre; “Kızılderililer, Beyazlardan toplu yıkımdan başka bir şey görmeyi hak etmeyen vahşi hayvanlardır. Kurtlardan pek farkı yoktur, en sonunda her ikisi de, biçim olarak farklı olsalar da av hayvanlarıdır.”
1803 – Başkan Jefferson 80 milyon frank karşılığında Napolyon’dan Loisiana’yı satın alarak Birleşik Devletler topraklarını iki katına çıkarır.
1807 -Başkan Jefferson Savaş Bakanına bölgelerindeki Amerikan yayılmasına direnen her Kızılderili’nin “balta” ile karşılanması gerektiğinin emrini vermişti. “Ve… Eğer herhangi bir Kızılderili kabilesine karşı baltamızı kaldırmak zorunda kalırsak, o kabilenin kökü kazınıncaya veya Missisipi’nin ötesine atılıncaya dek indirmeyeceğiz. Savaşta bazılarımız ölecek; ancak onların hepsini yok edeceğiz.” diyordu.
1809 – Shawnee Reisi Tecumseh Mississippi’nin batısındaki yerli kabilelerini birleştirerek, beyazları topraklarından atmaya çalışıyor. Sonuç yenilgi ve yıkım…
1812 – Başkan Jefferson, Beyaz Amerikalıların, “geri kalmış Kızılderilileri, orman hayvanlarıyla birlikte Stony Dağlarına sürmek zorunda kaldığını” bildiriyordu. Bir yıl sonra ise, “Amerikan hükümetinin önünde Kızılderilileri yok edene dek peşini bırakmamaktan veya onları gözümüzün göremeyeceği yeni yerleşim yerlerine sürmekten başka bir seçenek olmadığını” belirtiyordu. Gerçekten, Jeffferson’un Kızılderililer hakkındaki düşünceleri; “Yeryüzünden silinmek” veya “Amerikalıların yolundan çekilmek” olmak üzere Yerlilere yalnızca iki seçenek sunulduğunu belirten açık söylemlerle doludur.
1813 – Alabama’da Creeklere karşı çıkan savaş iki taraf içinde kanlı neticelendi.

1817 –
Geleceğin Başkanı Andrew Jackson, Florida’daki Seminolelerin çoğunu bölgeden sürüyor ve Keskin Bıçak lakabını alıyor.
1824 – Sequoyah, babası beyaz olan bir melezdi. Kızılderililerin mücadelesine sadık kaldı ve beyaz adamın üstünlüğünün eğitiminde olduğunu gördü ve Kızılderili alfabesi üzerinde çalıştı. Ve sonunda Cherokee alfabesini yarattı.
1830 – Kızılderili tehcir yasası çıkarıldı.Başkan Andrew Jackson’ın ateşli mücadelesi sonucunda Kongre’den geçti. Buna göre Doğu’daki bütün kabileler yurtlarını bırakıp Batı’da onlara ayrılmış olan topraklara yerleşecekti. İlerleyen yıllarda bütün kabileler, topraklarını, bulunduklar eyaletlere bırakan anlaşmalara imza koymak zorun kaldılar ve şu ya da bu şekilde toplama bölgelerine sürüldüler.
1832 – Kara Şahin Savaşı: Nisan 1832′nin başında, Reis Black Hawk tarafından yönetilen, Soux ve Foux kızılderili kabilelerini, 1804 yılında imzalanan ve pek çok toprağı ellerinden alan anlaşmada kaybettikleri yerler için ayaklandılar. İlk savaşı Kızılderililer kazandılarsa da, daha sonra ABD birliklerinin baskınına uğradılar ve büyük kayıplar verdiler. ABD birlikleri daha sonra kabilelerin yerleşim bölgelerini basarak sivillere saldırdı. 1000’e yakın yerli sistemli şekilde katledildi.
 1837 – Seminole Reisi Osceola ve diğer Kızılderili reisleri beyaz bayrakla görüşmeye gidiyor ama  tutuklanıyorlar. Hemen ardından Okeechobee Gölü Savaşı’yla Seminole halkı teslim oluyor.


1838 – Tehcir uygulamasında Gözyaşı Yolu olarak adlandırılan sürgün yolunda binlerce Kızılderili yaşamını yitirdi. 17.000 Cherokee’den 8.000’i Gözyaşı Patikasında öldü. Dondurucu yağmur ve soğukta yürümeye zorlanan Kızılderililer bozuk un ve kokmuş etle besleniyorlardı. Bu “ölüm yürüyüşü” sonunda Kızılderili bölgesine vardıklarında ise, çok daha fazlası öldürücü hastalıklara ve açlığa yenik düştüler. Başkanlık emriyle bu ölüm yürüyüşleri diğer yerlerde de sürdürüldü. Chicksawlar, Choktowlar gibi Kızılderili halkları da 1830’larda ata yurtlarından kovuldular. Bu süreçte, Creekler, Seminoleler ve Chorokeelerin ölüm oranları diğerlerine göre daha da yükseldi. Sürgüne gönderilen Kızılderililere yardım olarak dağıtılan battaniyelere çiçek mikrobu bulaştırılarak çok sayıda insanın öldürülmesi sağlanmıştı. İlk biyolojik silahın böylelikle Kızılderililer üzerinde uygulandığı öne sürülür.
1845 – John L. O’Sullivan Kader Bildirisini kaleme alıyor. Amerikan topraklarının zenginliklerini değerlendirmek ve yerli halkları uygarlaştırmak beyazların kaderi ilan ediliyor.
1849 – Altın bulunan Kaliforniya’ya büyük bir göç dalgası yaşanıyor.
1850 – Kızılderililerin ellerinde kalan bölgelerden dördü daha alınıp yeni eyaletler oluşturuluyor.
1861 – Kuzeyliler ile Güneyliler arasında Amerikan iç savaşı çıkıyor. Bu korkunç savaşta toplam nüfusu yaklaşık 32 milyon olan ABD’nin ölü sayısı 620.000’e ulaştı. 4 yıl süren savaşın ortasında başkan Abraham Lincoln, tüm ayaklanma bölgelerinde köleliğin kaldırıldığını ilan ederek özgürlük bildirgesini yayınladı. 2 yıl sonra suikaste kurban gitti. Suikastin ardında kendi savunma bakanı ve gizli servis vardı.
1863 – Kızılderililerin beyaz adamın kafa derisini yüzmeye meraklı oldukları bilinir. Oysa işin aslı şudur: 1863 yılının Temmuz günlerinde Navaholar ile general Carleton arasındaki gerginlik sürmektedir. Soluk benizliler Navaholar’ı yıldırmak için hayvanlarına el koymaya, ekinlerini yakmaya başlar. Ama, bir grup Navaho savaşçısı Canby Kalesi’ni basarak koyunlarını, keçilerini geri alırlar. General Carleton, 18 Ağustos’ta askerlerine, getirdikleri her Kızılderili atı ya da katırına yirmi dolar, her koyuna ise bir dolar ödeneceğini duyurur. Yirmi dolar aylık alan askerler gözü dönmüş bir şekilde köylere saldırırlar. Ve öldürülen Navaholar’ın kırmızı bir iple bağladıkları uzun, siyah saçları askerler tarafından kesilir. Zaman ilerledikçe Kızılderililerin kafa derilerine ödül koyma alışkanlığı yaygınlaşır. Amerika’nın gerçek sahipleri hastalık, açlık, sürgün, tecavüz, işkence dışında beyaz adamdan yeni bir şey öğrenirler: Kafa derisi yüzme.
1864 – Kum Deresi Katliamı. Albay Chivington, Cheyenne Reisi Kara Kazan’ın köyünü basıyor. 28′i erkek 133 Kızılderili öldürülüyor.
1866 – Kızıl Bulut önderliğindeki Siouxlar topraklarından yol geçirip (Bozeman Yolu) kale yapmak isteyen askerlerle çatışıyor. 80 Asker ölüyor.
1867 – ABD 7 milyon dolar karşılığında Alaska’yı satın alıyor.
1868 – Washita Katliamı. Albay Custer komutasındaki Süvari Alayı suçsuz bir Cheyenne köyüne daha saldırıyor. Kara Kazan dahil 11′i savaşçı 103 kişi öldürülüyor.
1869 – Güneyli Cheyenneler, Arapaho ve Comanche ittifakı yenilgiye uğruyor. Savaş reisleri Gaga Burun ve Uzun Boğa öldürülüyor. Teslim olan Comanche reisi Tosawi’ye ” En iyi Kızılderili ölü bir Kızılderilidir!” sözü sarfediliyor.
1871 – Texas’ta yabansığırları alanında başlayan büyük savaş 4 yıl boyunca aralıklı olarak sürüyor. Texas’lılar Kiowa-Comanche ittifakını çökertiyor. Bütün önemli liderler yakalanıyor.
1876 – Custer’in süvari alayı bu kez little Bighorn’da saldırıyor ancak Oturan Boğa ve çılgın At tarafından karşılanıyor ve çarpışmada Amerikan askerlerinin tümü ölüyor.
1878 – Cheyenne sonbaharı. Sürgündeki 300 Cheyenne yurtlarına dönebilmek için son bir mücadeleye girişiyor. Büyük çoğunluğu açlık, soğuk ve kurşunlara yenik düşüyor.
1881 – Oturan Boğa teslim oluyor.
1886 – 15 yıldır savaşan Apache reisi Geronimo teslim oluyor.
1890 – Kızılderililer arasında beyaz adamı topraklarından kovacak bir kurtarıcının geleceği inancı doğar. Bu inancın ortaya çıkardığı Hayalet Dansı gittikçe yaygınlaşır.  Amerikan Hükümeti Hayalet dansından korkarak orduyu Kızılderililer’in üstüne salar. Yaralı Diz’de bulunan 350 kadın, erkek ve çocuktan yaklaşık 300 ‘ü öldürülür. Katliamı yaşayan Kara Geyik o gün bir başka şeyin daha öldüğünü söyler: “O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları hala o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet bir halkın düşü öldü orada…”
1909 – Geronimo ve büyük reis Kızıl Bulut aynı tarihte hayata veda eder.
Yazımızı Kızılderililerin bilge sözleriyle noktalayalım:

Verdikleri sözün sadece birini tuttu çatal dilli soluk yüzlüler; “Topraklarınızı alacağız” dediler ve aldılar.




Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde, beyaz adam paranın yenemeyen bir şey olduğunu anlayacak.


Serdar Kaangil

Haber Kaynağı: Bilimsel Felsefe