2 Ekim 2015 Cuma

ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİ POLİTİKALARI - Bölüm 3-





2.3. Atatürk’ün Devletçilik Politikası

Devletçilik konusundaki genel yaklaşım, o dönemdeki uygulamaları bir sistem sonucu ortaya çıktığını kabul etmemek yönündedir. Dönemin uygulamaları ve devleti yönetenlerin bu konudaki görüşleri incelendiğinde devletçilik uygulamasının bir doktrin gereği değil pragmatik bir zihniyetle benimsendiği anlaşılacaktır. Atatürk’ün devletçiliğinin ekonomi politikasını yönlendirme açısından en iyi açıklaması yine kendisine aittir: “Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik prensibi bütün üretim araçlarını özel girişimden alarak, milleti tamamen başka temeller içinde düzenlemek amacı güden, özel girişimlere ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir. Bizim izlediğimiz devletçilik, özel girişimi esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar milleti refaha, ülkeyi imara eriştirmek için milletin genel ve yüksek faydasını gerektirdiği işlerde – özellikle ekonomik anlamda – devleti gerçek anlamda ilgili kılmaktır.” 2 Atatürk’ün bu sözlerinden uygulanan devletçiliğin doktriner bir yanının olmadığı fakat bir zorunluluk sonucu ortaya çıktığı ve özel girişimi savunduğu anlaşılmaktadır (Altıparmak, 2002:39). Atatürk’ün 1933 yılında açıkladığı devletçilik rejimi aşağıdaki ilkeleri içermekteydi (Hiç, 1998:3287-3288):

• Özel teşebbüs esastır. Ancak özel teşebbüsün ele alamadığı sektör devlet yatırımlarıyla sağlanacaktır.
• Devlet teşebbüsleri esas itibariyle sanayi sektörü için söz konusu olacaktır. Özel girişimi ve devlet teşebbüslerini finansal bakımdan desteklemek üzere devlet tarafından bankalar kurulacaktır. Tarımda devletin rolü olmayacaktır. Devlet tarımda araştırma amacıyla çiftlikler kuracak ve çiftçilere teknoloji aktaracaktır.
• Özel teşebbüs herhangi bir alanda yeterince uzmanlaştığı takdirde o sektör kamudan özel teşebbüse devredilecektir.

Devletçi ekonomi politikasının birisi devlet işletmeciliği, diğeri de; ekonomik hayatın fiyat mekanizmasını, dış ticareti ve benzeri makroekonomik parametreleri denetleme yoluyla düzenlemeye çalışması gibi iki şekilde yürütüldüğü anlaşılmaktadır (Özyurt, 1981:132). Devletçilik döneminin ana hedefleri; özellikle sanayideki üretim artışı yoluyla hızla kalkınmak, ödemeler bilançosunu iyileştirmek, ekonomik büyüme sağlamak, tarımsal ve sosyal reformlar aracılığıyla hayat standardını yükseltmek ve ekonomik bağımsızlığı elde etmekti.

2.4. 1929-1938 Dönemi Türkiye Ekonomisinin Durumu

1929 yılına kadar liberal ekonomi politikalarının uygulanması sonucu zayıf olan özel girişimin devlet teşvikleri ile kalkınamayacağı gerçeği ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi olarak 1928 yılında Osmanlı borçlarının ödenmesi ve 1929 Büyük Dünya Bunalımının etkilerini söylemek mümkündür. Dünya pazarlarında tahıl ve hammadde fiyatlarının düşmesi Türkiye’nin ihracat gelirlerini düşürmüş ve devletin müdahaleci bir yapıya bürünmesine sebep olmuştur.

2 Orijinal konuşma metni şu şekildedir: “Bizim takibini muvafık gördüğümüz devletçilik prensibi bütün istihsal vasıtalarını fertlerden alarak, milleti büsbütün başka esaslar dâhilinde tanzim etmek gayesini güden ve hususi ve ferdi teşebbüs ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir. Bizim takip ettiğimiz devletçilik, ferdi mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar milleti refaha, memleketi mamuriyete eriştirmek için, milletin umumi ve yüksek menfaatlerini icap ettirdiği işlerde -bilhassa iktisadi sahada- devleti fiilen alakadar etmektir.”


Bu dönemde para politikası açısından gerçekleşen en önemli gelişme 11 Haziran 1930 yılında 1715 sayılı kanunla TCMB’nin kurulmasıdır. Anonim şirket statüsünde kurulan TCMB’nin hisselerinin bir kısmı maaşlarından taksitle kesilmek üzere devlet memurlarına satılmış, hazinenin payı ise %15 ile sınırlandırılmıştır. Ayrıca bankanın işlevleri 1938 yılında yapılan bir kanun değişikliği ile kamu kuruluşlarının finansmanını sağlayacak şekilde genişletilmiştir (Bahar, 2004:162).

1929 yılına kadar Türk Lirası’nda görülen göreceli istikrarın dünya ekonomik bunalımının etkisi ile bozulması sonucu çıkarılan 20 Şubat 1930 Tarih ve 1568 Sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun; döviz üzerindeki devlet kontrolünün güçlenmesini sağlamıştır. Bu yasa ile döviz, tahvil alım ve satımı ile Türk parasının korunması hakkında önlemler alınmıştır (Akgönül, 2001:121).

Ekonomik kalkınma açısından izlenen devletçi politika sonucu 1929- 1938 yılları arasında önemli devlet bankaları faaliyete geçmiştir. Kurulan bu bankaların genel özelliği belirli bir sektörü veya toplumsal kesimi desteklemek üzere faaliyete geçmeleridir. Bu dönemde kurulan bankalar; Sümerbank, Etibank, Denizbank, Belediyeler Bankası, Türkiye Halk Bankası, T.C. Ziraat Bankası (Yeni Düzenleme ile) ve Türk Ticaret Bankasıdır. Yerel banka döneminin kapandığı, önemli devlet ve finansman kurumlarının faaliyete geçtiği bu dönemde Türkiye’de 21’i yerel, 2’si devlet bankası, 9’u da yabancı banka olmak üzere 32 banka faaliyetine son vermiştir (Paçacı, 1998:3401).

1929 Büyük Dünya Bunalımı sonucu vergi gelirlerinin düşmesi sebebiyle, 1931’de İktisadi Buhran Vergisi, 1933’te Muvazene Vergisi ve 1936’da Hava Kuvvetlerine Yardım Vergisi getirilmiştir. Bu vergiler, çalışan kesim ile kazanç vergisi mükelleflerini vergilendirmekteydi (Korkmaz, 1998:3415).

Yukarıda ayrıntılı ifade edilen 17 Nisan 1934 yılında kabul edilerek uygulanmaya başlayan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nda; tekstil, kendir kesen, demir-çelik, porselen-çini, kağıt, şeker ve gül sanayileri gibi sektörler yer almıştır. Bu dönemde 1934 yılında Bakırköy Bez Fabrikası, Keçiborlu Kükürt Fabrikası, 1935’te Kayseri Bez Fabrikası, Paşabahçe Cam Fabrikası, Zonguldak Türk Antrasit Fabrikası, 1936’da İzmit Birinci Kâğıt Fabrikası ve Çubuk Barajı, 1937’de Nazilli Basma Fabrikası ile Ereğli Bez Fabrikası, 1938’de Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası ve Divriği Demir Madeni İşletmesi açılmıştır. Ayrıca yukarıda sayılan devlet kuruluşlarının dışında yeni kurumlarda açılmıştır. Bunlar; Başvekâlet İstatistik Genel Müdürlüğü (1930), Tekel Genel Müdürlüğü (1931), PTT Genel Müdürlüğü (1933), Hava Yolları İşletmesi (1933), Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü (1935), Maden Tetkik Arama Enstitüsü (1935), Elektrik İşleri Etüt İdaresi (1935), Tapu Kadastro Umum Müdürlüğü2003:76).





Bu dönemde, tarım alanında yaşanılan en önemli gelişme, 1932 yılında Ziraat Bankasına bağlı olarak kurulan ve 1938’de bağımsız bir kamu kuruluşu olarak Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) adını alan kurumsal düzenlemedir. Başlangıçta sadece buğday için destekleme fiyatı belirleyen ve alım işlemi yapan kurumun yetkileri daha sonraki yıllarda giderek genişletilmiştir (Kepenek ve Yentürk, 2001:71).

Madencilik alanında bu dönemde kamu girişimciliği 1935 yılında Maden Tetkik Arama Enstitüsü ve Etibank’ın kurulması ile büyük bir ivme kazanmıştır. Madencilik alanındaki kamu faaliyetleri iki taraftan yürütülmüştür. İlk olarak taş kömürü ve bakır madenlerinin işletme yetkisi Fransız ve Alman ortaklığından 1936 yılında alınmıştır. Daha sonra kamulaştırmalar ile birlikte krom ve demir başta olmak üzere madenler ile ilgili üretim ve arama çalışmaları yaygınlaştırılmıştır (Kepenek ve Yentürk, 2001:73).

Sonuç ve Değerlendirme

1923-1929 döneminde İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar ile ekonomik yapı ve kurumlar oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu dönem içerisinde kısmi bir liberal yapı yaşanmıştır. Devlet özel sektörü yatırım yapmaya teşvik edecek çeşitli yasal ve kurumsal düzenlemeleri gerçekleştirmekle birlikte doğrudan ekonomik yatırımlara girişmemiştir. Kısmi liberal dönemden müdahaleci döneme geçişin temel nedenleri, 1929 yılında yaşanan Büyük Dünya Bunalımının etkisi, bu döneme kadar özel kesimin istenilen ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmekte yetersiz kalması ve Osmanlı Devleti’nden kalan borçların ödenmesinin getirdiği ağır yük devletin müdahaleci bir yapıya bürünmesine neden olmuştur.

Bu müdahaleci yapı, ülkenin devletçi bir politika izlemesine neden olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin izlediği devletçilik politikasına bakıldığında doktriner bir yanının bulunmadığı görülmektedir. Atatürk’ün devletçilik modeli sosyalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir. Atatürk’ün devletçilik modeli, özel kesime öncülük yaparak ekonomik kalkınmayı hızlandırmak ve ülkeyi refaha kavuşturmaktır.

Özer ÖZÇELİK*
Güner TUNCER**

18 Haziran 2015 Perşembe

EMPERYALİZM TÜRKİYE GİBİ ÜLKELERİN GELİŞMESİNİ NASIL ENGELLİYOR?



Cihan Dura


Geçtiğimiz Nisan (2015) ayında bir kitabım yayımlandı, Elmadağı Yayınları tarafından: Türkiye’ye Batı saldırısı: Ekonomimiz Hangi Silahlarla İşgal Ediliyor?  Bu yazım, kitabın sonuç bölümünün ilk kısmının geniş bir özetidir.

Emperyalizm… 500 yıldır insanlığın bütün ıstırap ve felaketlerinin birinci kaynağı!… Günümüzde de Neoliberalizm kisvesi altında “piyasa ekonomisi, küreselleşme, yükselen piyasalar, demokrasi, insan hakları” gibi parlak sloganlar kullanarak Türkiye gibi ülkeleri kontrol altına almakta, bu şekilde pazarlarını, doğal kaynaklarını, hattâ birikmiş sermaye stoklarını gasp etmektedir. Bu kapsamda Derin Merkez -ve onun yönetimi altındaki ABD, İngiltere, Almanya, Fransa gibi Merkez ülkeleri-  Türkiye gibi sanayileşmeleri engellenmiş ülkelerin kendilerine rakip bir güç haline gelmelerini, çeşitli ekonomik ve politik silahlar kullanarak önlemeye çalışıyor. Bu silahlardan başta geleni serbest mübadeledir, serbest ticarettir. İkincisi ülkeyi borçlandırmaktır. Üçüncü silah özelleştirmedir. 

Sonra yabancı sermaye gelir. Beşincisi o ülkeye toprak sattırmaktır. Bütün bu habis politikalar “küreselleşme” denilen süreçte, ulusötesi şirketlerin çıkarları için, onlar daha büyüsünler, güçlensinler, dünyanın kaynak ve pazarlarını olabildiğince ele geçirsinler diye, yalnız Türkiye’de değil, birçok diğer Çevre ülkesinde uygulamaya konmuştur.

‘***’
Küreselleşme olgusu vahşi kapitalizmin, Çirkin Batı’nın, özellikle ABD’nin, kendi siyasal, sosyal ve ekonomik kalıplarını bütün dünyaya dayatma aracı ve sürecinden başka bir şey değildir. Bu sayede dünyanın diğer ülkeleri (Çevre ülkeleri) henüz sanayileşememiş, sahipsiz olarak, Merkez’in sömürüsüne açık bir duruma getiriliyor; sanayileşme girişimleri “Merit Stratejisi” yoluyla engelleniyor. Oysa söz konusu ülkelerin durumlarının iyileşmesi, ilerlemeleri, sanayileşmeleri, yeni kurulan sanayilerinin dev ulus-ötesi şirketler karşısında koruma altına alınmasına bağlıdır. Bunun birinci koşulu ise Ulus-Devlet yapısının muhafaza edilmesidir. Görülüyor ki Batı’nın çıkarlarının gerektirdiği düzenle -Türkiye gibi- az gelişmiş, sanayileşmeleri engellenmiş ülkelerin çıkarlarının gerektirdiği düzen arasında bir karşıtlık vardır, uyuşmazlık vardır.

Batı tek çözüm yolu olarak şunu görüyor: Bu ülkelerin millî devletlerinin planlı bir şekilde zayıflatılması; o ülkelerin devletlerinin, Merkez’in çıkarlarına hizmet edecek bir kalıba dökülmesi... Beş ekonomik silah ve diğerleri bu amaçla kullanılıyor. İşte günümüzde AB ve ABD ile kurulu ilişkiler yoluyla ve işbirlikçilerin desteğiyle Türkiye’de yapılmakta olan da budur.
Oysa bugünün Merkez ülkeleri, tarihlerinin bir safhasında “ulus-devlet” olarak, böyle bir ekonomik zırhın arkasında ekonomilerini korumaya alarak sanayileştiler. Bugün ulaştıkları gelişme aşamasında ise o zırhı çıkararak yeni bir zırh geçiriyorlar üzerlerine: e-devlet. Bundan böyle bu yeni zırhın içinde varlıklarını ve geleceklerini güvenceye alacaklar. Oysa dünyanın diğer ülkeleri, örneğin Türkiye; yeteri kadar gelişemedikleri için hâlâ ulus-devlet zırhına muhtaç durumdalar. Onların da gelişmesi, güçlenmesi, zenginleşmesi o zırha bağlı! 

Ancak Batı Oligarşisi; Derin-Merkez buna izin vermiyor: Ben “ulus devlet zırhını çıkardım, sen de çıkaracaksın” diyor. Ve çıkarttırıyor! “Benim gibi olacaksın” diyor. Neden bunu istiyor Batı Oligarşisi, Derin Merkez?... Çünkü böyle savunmasız bırakılarak, ulusötesi şirketlerin, o ülkelerin ekonomik kaynaklarını ve pazarlarını ele geçirmeleri kolaylaştırılıyor!
Öte yandan Derin-Merkez’in emrinde olan IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar ise, ulusüstüleştirme, bölgeselleştirme ve yerelleştirme gibi yollarla, ulus devleti ulus devlet yapan özellikleri birer birer ortadan kaldırıyorlar. Çevre ülkelerinin, Türkiye’nin de, Derin-Merkez’in, ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin çıkarlarının emrine, daha doğrusu bunların küresel şirketlerinin hizmetine girmelerini sağlıyorlar.

 ‘***’
Merit stratejisi Derin Merkez’in başta gelen bir stratejisidir. Bütün ekonomik silahların tetiğindeki parmağın sahibi hep aynı odaktır: Derin-Merkez’dir; dev küresel şirketlerin sahipleri, yöneticileridir. Şuna inanmışlardır ki, kendilerinin sürekli güçlenmesi, zenginleşmesi için, kendileri dışındaki dünyanın, “sanayileşmeleri engellenmiş” ulus-devlet ekonomilerinin gelişmemesi, uyanmaması gerekir. Bu ekonomiler hep birer pazar olarak, hep birer hammadde kaynağı olarak kalmalıdır. Politikalarını ABD yönetimine uygulatırlar, diğer kapitalist ülke hükümetlerine, Avrupa Birliği yöneticilerine, aramızdaki işbirlikçilerine, sözde demokrasi rejimi hükümetlerine uygulatırlar!
Günümüzün süper emperyalist devleti olan ABD hep ikili oynar, hep çifte standarda başvurur. “Merdiveni iter.” Modern ekonomi biliminin, “serbest piyasa”nın yetersizliğini açıkça ortaya koymuş olmasına rağmen, bütün dünyaya serbest piyasa ekonomisini dayatır. Diğer ülkeleri, onlara büyük zararları olacağını bile bile, sermaye pazarlarını uluslararası spekülatif sermaye akımlarına açmaya, dış borçlanmaya, dış ticaretlerini serbestleştirmeye zorlar. Çünkü bu açılımlar kendi şirketleri lehinedir.

Amerika ve onun küresel şirketleri; dünyanın geri kalanı, özellikle yoksul ülkeler için büyük bir sorundur. Çünkü onun ve şirketlerinin ihtiyaçları ile diğer ülkelerin ihtiyaçları arasında tam bir uyumsuzluk vardır. O “güçlü olan benim” diyerek dünyayı kendi ihtiyaçlarına göre düzenlemeye kalkışıyor; bu da doğal olarak diğer ülkelerin kendi sorunlarının çözümsüz kalmasına, hattâ daha da ağırlaşmasına sebep oluyor.

Dünyada “küreselleşme” mi var, Batı’da (AB ve ABD’de) yerleşik birtakım güçler diğer ülkelere, örneğin Türkiye’ye Washington Uzlaşması gibi belgeleri, ticaretin serbestleştirilmesini, sermaye hareketlerinin önündeki engellerin kaldırılmasını, devletin küçültülmesini, piyasaların serbestleştirilmesini mi dayatıyor? Bütün bu talepler ulusötesi şirketler içindir. Türkiye’de dış borçlanma mı teşvik ediliyor, özelleştirme mi yapılıyor, yabancı sermayenin önü mü açılıyor, ille Avrupa Birliği’ne üye mi olsun deniyor? Bütün bu gayretler de ulus-ötesi şirketler içindir. Trilyonlarca dolara hükmeden ulusötesi şirketler, dünya ekonomisi üzerinde muazzam bir yaptırım gücüne sahipler. Çıkarlarına, büyümelerine en uygun politikaları Türkiye gibi sanayileşmeleri engellenmiş ülkelere –iç düşmanlar eliyle-  dayatıyor ve bunda da başarılı oluyorlar. Nihai hedef bütün ülkelerde şirket egemenliğini kurmaktır. Çevre ülkeler toplum ve devlet olarak örgütlenme biçimlerini kendi gelişmeleri için değil, Derin-Merkez’in, yani küresel şirketlerin planlarını ve çıkarlarını gözetecek şekilde yeniden oluşturmak zorunda bırakılıyor.

Daha da kötüsü, ulus-devletin etkisizleşip zayıflaması şeklinde kendini gösteren bu değişim, sanki normal bir gelişmeymiş gibi dile getiriliyor. Oysa olup biten, Merkez’in emperyalist yayılmasının ve  “merdiveni itme” politikasının bir dışavurumundan başka bir şey değildir. Bu süreç “doğal küresel bir evrim”in eseri olmayıp belli bir sınıfın iradesinin, “Derin-Merkez”in (küresel şirketlerin) eseridir,  Her şey, temel dürtüsü “zenginleşme ve iktidar hırsı” olan Derin-Merkez istediği içindir ki böyle oluyor, yoksa insanlık istediği, dünya toplumları istediği için değil! İngiltere, Fransa, ABD gibi ülkeler geçmişte çok geniş ölçülerde devletçi-müdahaleci politikalar uyguladılar. Ne zaman ki kalkınmalarını gerçekleştirdiler, o zaman Liberalizm’in savunucusu kesildiler. ABD sanayi alanındaki üstünlüğü kesinleşince, ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dış ticaretini serbestleştirmiş ve liberalizmin, serbest ticaretin en ateşli savunucusu olmuştur. 

‘***’
Peki, ya Türkiye ne yapıyor? O da devamlı aldatılıyor. Ona da sanayileşmiş, zaten zenginleşmiş olan ülkelerin işine gelen politikalar dayatılıyor. Türkiye’yi güce ve zenginliğe götürecek “merdiven” her seferinde ayağının altından çekilip alınıyor. Bizim liberal aydınımız, iş adamımız, politikacımız, profesörümüz, yöneticimiz, hükümetlerimiz ise bu gerçeği bir türlü göremiyor veya görmezden geliyorlar. Daha da acısı, birçoğu; Türkiye’yi mahveden bu politikaları övüyor, destekliyor!

Türkiye Cumhuriyeti iki temel üzerinde kurulmuştur: Milli Egemenlik ve Tam Bağımsızlık... Emperyalizm bütün saldırılarını bu temellere yöneltti. Ekonomik ve diğer silahlarını bu temelleri yıpratmak, yıkmak için kullandı. Önemli ölçüde başardı da bunu. Peki, nasıl?


Önce “Truva atı”, sahte demokrasiyi dayatarak, Millî Egemenliği tahrip etti. Bu yoldan bağımsızlık surlarında gedikler açtı. Bağımsızlık elden gittikçe, Millî Egemenlik daha da zayıflayarak milletin dışında başka güç odaklarının eline geçti. Dolayısıyla Millî İrade felç oldu. Milletimiz artık –yukarda açıkladığım silahları kullanan- emperyalist güçlerle yerli işbirlikçilerin tutsağı durumundadır. Bütün kaynaklarıyla, pazarlarıyla sürekli sömürülmektedir. 1938 yılından sonra ve özellikle 2003 tarihinden itibaren, ne yazık ki Türk milletinin başına gelen budur.

17 Haziran 2015 Çarşamba

MİLLÎ MÜCADELE KAHRAMANLARI: MENEMEN KAYMAKAMI KEMAL BEY

Cihan Dura

Kurtuluş Savaşımızın kahramanlarındandır Kaymakam Kemal Bey. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Menemen’de göreve başlar. Bir ihtimal, Menemen’e gelmeden önce Bergama’da görev yaptığı sanılmaktadır. Kemal Bey aslen İstanbulludur. Menemen’de görevde bulunduğu sıralarda İstanbullu bir kızla da nişanlanmıştır. Ancak bu nişanlılığı, evliliğe dönüştürmek nasip olmamıştır.
‘***’

Kemal Bey, Menemen’e geldiği zaman, tüm Ege de hâkim olan şu acı gerçekle karşılaşır. Menemen de ticari hayata tamamen Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler hâkimdir. Bu sıralarda Menemen’de 4089 Rum, 420 Musevi (Yahudi) ve 150 Ermeni bulunmaktadır. Türk nüfusu ise köyler dahil 22.761 dir. Kemal Bey bu acı gerçeği içine sindiremez. Menemene gelişinden hemen sonra, halkı ekonominin içine sokabilmek için harekete geçer.
Düşüncelerini ilk olarak Şube Reisi Cemil Bey’e ve eşrafından Evlioğlu Emin Bey’e açar. Onların olumlu yaklaşımından sonra Menemenin ileri gelenleri ile bir toplantı yapar. Bu mücadelede o dönemlerde genç insan yoktur. Genellikle “biz yıllarca cepheden cepheye koşmuşuz. Ticaretten ne anlarız” cevabı ile karşılaşır. Ancak, Kemal Bey yılmaz, kendisine ilk olarak Reşit Bey cevap verir. Raşit Beyin cevabı şudur: Bütün servetimi bu yolda batıracağımı bilsem de bu işi yapacağım diyerek ticarete atılır. Kemal Beyin mücadelesi yavaş yavaş etkili olmaya başlamıştır. Rumlar, bundan bir hayli rahatsızlık duyarlar. Dönemin ünlü tüccarlarından Vangeti’nin, Evlioğlu Emin e söylediği şu sözler son derece dikkat çekicidir: “Evlioğlu siz bizimle baş edemezsiniz. Birinci Kordon bizim, İzmir bizim, Avrupa da itibar bizim. İthalat, ihracat bizim. Siz ancak Yemen de askerlik yapmasını bilirsiniz.”

‘***’

Ancak Kemal Bey başlattığı ekonomik savaşın kesin sonuçlarını alamaz. Çünkü Dünya savaşı bitmiştir, Mondros un gereği olarak Türk Milletinin son yurdu işgale başlanmıştır. Kemal Bey bu sefer kolları Kuvayı Milliye hareketi için sıvar. Daha önceleri ekonomik mücadele için birlikte oldukları arkadaşları ile tekrar birliktedir. Şube Reisi Cemil Bey, Jandarma Komutanı Asım Bey, Evlioğlu Emin, Abalı Rifat, Kayalı, Raşit Bey ile birlikte dönemin müftüsünün de desteğini alarak yörede ilk Kuva-i Milliye hareketini başlatır. Hareket içinde dönemin Belediye Başkanı Süleyman Bey de vardır. Ancak Kemal Bey hayatta iken birlikte çalışıp çalışmadıkları bilinmiyor. Bu dönemde, Kuva-i Milliye için Kemal Bey, fazla zorlanmaz. Çünkü önceden başlattığı ekonomik mücadele ile halkı hazırlamıştır. Ancak bütün gayretlere rağmen işgali engelleyecek bir oluşum sağlayamazlar.
21 Mayıs 1919 da Menemen işgal edilir.

Kaymakam Kemal Bey’in hareketlerinden rahatsız olan Yunanlılar onu uyarırlar. Kemal Bey, kendisini uyarmaya gelen Yunanlı Yüzbaşısını huzurundan kovar. Daha sonra Fransız konsolosunu (Kaymakam Kemal Bey in okul arkadaşı olduğu söylenir) devreye sokarlar. Kaymakam Kemal Bey konsolosun kendisine yaptığı menfaat tekliflerini reddeder ve onu da kovar. Kemal Bey daha sonra mücadelesini Bergama’ya kadar uzatır. Bergama’daki Türk çeteleri üzerinde etkili olur ve onları Kuva-i Milliye’sine çeker. Yunanlılar 14 Haziran 1919 da Bergama’da büyük bir bozguna uğrarlar. Bu olayı Kemal Bey’e mal ederler. Özellikle Menemenli Rumlar onu öldürmek için planlar yaparlar. Kilisede alınmış olan öldürme kararını (Pandilli )ismindeki bir rum genci ile Mariko ismindeki bir Rum kadını Evlioğlu Emin’in evine bildirdiler. Evlioğlu, Cemil Bey ve Abalı, Kaymakamı Menemen’den uzaklaştırmak isterler. Ancak Kemal Bey, “Ben bu milletin Kaymakamıyım. Can korkusuyla makamımı terk edemem. Benim makamımı terk etmem halkın üzerinde olumsuz etki yapar. Sonuna kadar mücadelemi sürdüreceğim” diyerek gitmez.
‘***’

17 Haziran 1919 da Bergama’dan kaçan Yunanlılarla, Menemen’deki Rumlar birleşerek Menemen’de büyük bir katliam başlatırlar. Bu sırada olaylara müdahale eden Kaymakam Kemal Bey’i de acımasızca şehit ederler (17 Haziran 1919). Cenazesini bile vermedikleri gibi islami kurallara göre cenaze töreni yapılmasına da müsaade etmezler. 

Menemen’deki katliam olayı Fransız konsolosluğunun gayretleri ile durdurulur. Konsolosun Yunan Komutanına söylediği şu söz ilgi çekicidir: “Siz Kemal Bey gibi vatansever bir insanı öldürmekle onun yakmaya çalıştığı Özgürlük Ateşi”ni kendi ellerinizle yaktınız. Bundan sonra Anadolu da tutunmanız çok zor olacak.” Dediği gibi de olur: Kaymakam Kemal Bey’lerin oluşturdukları kıvılcımlar bir başka Kemal, Mustafa Kemal’in gayretleri ile büyük bir yangına dönüştü ve sonuçta Menemen de Yunanlıların Afyon’da uğradıkları bozgunun ardından 9 Eylül 1922 de işgalden kurtuldu.
‘***’

Cumhuriyet’in ilanından sonra Menemen de bulunan bir ilkokula ve Aliağa yolu üzerinde bulunan bir köye şehit Kaymakam Kemal Bey’in adı verildi (Menemen Şehit Kemal İlkokulu ve Şehit Kemal Köyü). Kalbi vatan sevgisi ile çarpan ve savaş yıllarında Menemen için büyük yararlılıklar gösteren Kaymakam Kemal Bey’i unutmayan Menemenliler, anısına 1932 yılında bir anıt yaptırdı. Bugün Belediye Düğün Salonu’nun önünde bulunan anıt, Menemen’in Kurtuluş günü 9 Eylül tarihinde çiçeklerle dolup taşar. Menemenliler Şehit Kaymakamını devlet töreni ile anar ve anıtı önünde saygı ile eğilir.
__________________________
KAYNAK: Birkaç değişiklik dışında şu kaynaktan aldım: http://www.erolsasmaz.com/?oku=786 (17.6.2015)