11 Mayıs 2014 Pazar

Halkımız AKP'ye Değil " Sanal Refah'a " Oy veriyor


30 Mart yerel seçimlerinin ardından çok şeyler yazıldı, değerlendirmeler, yorumlar yapıldı. Kimine göre sonuca saygı duymalıydı, Çünkü Millî İrade böyle buyurmuştu. Kimi halkı suçladı. Bu son kesimin yorumu genel olarak şöyleydi: Halkımız, çok zor koşullar altında geçimini sürdürmesine rağmen,  nasıl oluyor da kendisini bu duruma mahkûm eden bir partiye oy vermekte ısrar ediyor? Sayıları milyonları bulan bu insanlar nasıl oluyor da böyle bir çelişkiye düşüyor, insan mantıklı hareket etmez mi? Haydi birkaç yüz bini, hatta bir iki milyonu etmedi, hepsi mi mantıksız davranıyor? Bir yazarımızın deyişiyle “mazoşist” mi bunlar?

Bana sorarsanız yanıtım şudur: Hayır AKP’ye oy verenler mazoşist değil, kendi açılarından mantıksız da davranmıyorlar. Çünkü mahkûm edildikleri yoksulluk koşullarından çıkışın bir yolunu bulmuşlar, daha doğrusu onların önünde böyle bir çıkış yolu birileri tarafından özellikle açılmış. Nasıl bir çıkış yolu bu? Kısaca ifade edeyim: Tüketici kredileri ve bir tür sadaka sistemi!… Aşağıda açıklıyorum.


1) Önce tüketici kredileri üzerinde duralım. 2012 tarihli bir makalemden[i] özetliyorum:
Türkiye’de AKP iktidarının başta gelen işlerinden biri, tüketici kredileri ile kredi kartları kullanımında yarattığı büyük patlamadır. Böylece halkımız gelecekteki kazançlarını şimdiden harcamaya, ciddî ve tehlikeli bir şekilde borç altına girmeye başlamıştır. Gerçekten 2011’de Türkiye nüfusunun yarısından fazlası (yüzde 56’sı) bankalara borçlu durumdaydı. Bugün bu oran yüzde 80’e yükselmiş bulunuyor. Tüketicilerin büyük bir kısmı kredi ve kredi kartı borçlarını ödeyemediği için bankalar tarafından takibe alınmıştır.

Bu borçlanma furyası, yani “yurttaşların, henüz kazanmadıkları paraları harcamaları” olgusu; literatürde “sürekli borçlanma ekonomisi” başlığı altında inceleniyor. Uygulamanın önemli etkilerinden biri şu: Halk, örneğin Türk halkı; çiftçi, işçi ve memur reel gelirinde meydana gelen düşüşün etkisini kısa vadede daha hafif hissediyor, hatta hissetmeyebiliyor. Reel gelirler düşerken, tüketici kredisi ve kredi kartı kullanımı sayesinde yaşam standardını yükselten harcamalar bile yapabiliyor. Sonuçta yurttaş kendini mutlu hissediyor. Ne var ki uzun dönemli olarak bakarsak, aslında bu bir “yalancı mutluluk”tur, “yalancı bir refah artışı”dır, bedeli zamanı gelince pahalı ödenecektir. Çünkü o mutluluk da, refah artışı da kat kat geri alınacaktır.  
 ‘***’
Yukarda açıkladığım gerçekler göz önüne alınırsa, Türk halkının önemli bir bölümünün, en olumsuz koşullar içinde gırtlağına kadar borca batmış durumda olduğunu söylemek yanlış olmaz. Şimdi denebilir mi ki, bu tablo sadece ekonomik bir olaydır? Elbette hayır! Ağır borçluluğun çok önemli bir  siyasal  sonucu vardır. Bazı yazarlar AKP’nin 2007 seçiminde %47 gibi büyük bir oy oranına ulaşmasını, bu faktörle açıklamıştı. Söz konusu yazarlardan biri de iktisatçı Selim Somçağ’dır. Borçlanmanın döviz kuru ve faiz etkisine ağırlık veren analizi özetle şöyledir:

22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde AKP nasıl olup da oylarını artırdı? Türkiye artık bir borçlular ülkesidir. Peki, bu ağır borçluluğun seçim sonucuyla ilgisi ne? Gayet açık: Gırtlağına kadar borca giren vatandaş, eğer döviz kurları veya faizler yükselirse, bankaya olan borcunun kendisini yutacak bir girdaba dönüşeceğini çok iyi biliyor. Şubat 2001'deki gibi bir kriz patlarsa evini, arabasını, tarlasını kaybedeceğini, bütün hayatının alt üst olacağını iyi biliyor. İnsanın ihtiyaçları hiyerarşiktir ve ilk kaygısı da hayatta kalmak, malını, mülkünü, işini, düzenini muhafaza etmektir. Seçim sonucunu işte bu ilk kaygı belirlemiştir. Geliri düştüğü için borçlanmak zorunda kalan vatandaş hayatıyla kumar oynadığının, bıçak sırtında yaşadığının farkındadır. Ancak mevcut düzenin aleyhinde oy kullanması için karşısına güvenilir bir siyasal seçenek çıkması gerekiyordu ki o seçenek çıkmamıştır.
Bundan başka ve daha önemlisi, AKP banka kredileri yoluyla halkı bir sanal refah dünyasında yaşatıyor. Halk bu sun’i refahı bozulmasın istiyor. Çalışmadan, kazanmadan, sadece borçlanarak ek tüketim sağlıyor, geçmişte hayal bile edemediği imkânlara kavuşuyor. Yakın gelecekte bunun bedelini ödeyecek, ancak farkında değil veya umursamıyor. Onu gereğince bilgilendiren de yok. Bir bakıma –yetersiz eğitim ve gelir düzeyi vasıtasıyla- böyle davranmaya da mahkûm edilmiş durumda.

‘***’
Yukarda sunduğum analiz –tüketici kredilerinin seçmen tercihi üzerindeki etkisi- elbette 12 Haziran 2011 seçimleri için de geçerliydi, son 30 Mart 2014 yerel seçimleri için de geçerlidir. Büyük olasılıkla ilk genel seçimlerde de durum fazla değişmeyecektir. Nitekim A&G Araştırma Şirketi’nin sahibi Adil Gür 30 Mart seçimleri öncesinde Cumhuriyet’e yaptığı değerlendirmede bakın, ne diyor: “AKP’ye oy verenlerin yüzde 80’i hayatından memnun olduğu için oy veriyor. Bugün Türkiye’de halkın yüzde 80’inin borcu var; ev borcu, araba borcu, kredi borcu, kredi kartı borcu var. Şimdi böyle bir ortamda seçmen huzuru bozulsun ister mi?” 

Kanı’mca halkımız epeydir şöyle bir muhakeme yapıyor: Madem zorunlu ihtiyaçlarımı borçlanarak da olsa karşılayabiliyorum ve mademki iktidarda AKP var, öyleyse bu imkânı bana sağlayan AKP’dir. Aman, iktidardan gitmesin ki düzen bozulmasın, şu an ki rahatım bozulmasın. Öyleyse, ona oy vermeye devam edeyim.

İşte, ufak da olsa bu muhakemenin somut bir kanıtı: 
12 Haziran 2011 seçimleri sonrası… Basında bir haber: HEPAR Genel Başkanı Osman Pamukoğlu, oyu yüzde 0,3'de kalan partisini kapatma kararı verdi. Bu habere bir seçmenin yaptığı yoruma bakın:
- Paşam, aslında ben de HEPAR’lıydım ama mecburen AKP’ye oy verdim. Çünkü ekonomik istikrar meselesi… Hepimizin bankaya borcu var, mecburuz, düzen bozulmasın diye… Neyse, emeğine sağlık...
‘***’
2) İş sadece banka kredileri ile bitse iyi… Ancak, öyle değil. Halkın AKP’ye mecbur oluşunu güçlendiren, yine geçim sorunuyla doğrudan ilgili olan güçlü bir faktör daha var: Bir tür sadaka sistemi, Özdemir İnce’nin deyişiyle sadaka ekonomisi ... AKP iş sahibi yapmadığı, sosyal güvenliğini sağlamadığı seçmenlere “yardım” adı altında “sadaka” dağıtıyor, hem de yıllardır! Vatandaş artık onuruyla çalışıp kazanma hakkını unutmuş, temel ihtiyaçlarının karşılanmasını AKP’den bekliyor! Kurulan “sadaka sistemi”nin içerdiği yardımların ana merkezi AKP ve hükümetidir. Ancak yardımlar -çoğu AKP’li olan- belediyeler, gönüllü kuruluşlar, kimi sivil toplum örgütleri tarafından da yapılıyor. Sonuçta başlı başına bir “yardım ekonomisi”, daha doğrusu bir “sadaka ekonomisi” doğmuş bulunuyor. Söz konusu yardımlar genel olarak şunlardır: Gıda yardımları, Kömür yardımları, şartlı nakit transferi, öğrenci yardımları, valiliklerce verilen öğle yemeği uygulaması, sağlık yardımları, barınma yardımları, ücretsiz taşıma uygulaması, doğal âfet yardımları…

Yeşil kart sahiplerine bir güvenlik ihtiyacı olan sağlık hizmeti sunulmakta. Uygulama kapsamında ödeme gücü olmayan, hiçbir sosyal güvenlik sisteminden yararlanmayan vatandaşların tedavi giderleri -AKP’ye mal edilerek- devlet tarafından karşılanıyor. Sağlık, gıda, kömür, eğitim, giyim, para gibi birçok temel ihtiyaca yönelik olarak gerçekleştirilen yardımlar trilyonluk bütçelere ulaşıyor. Devlet yardımları -AKP görüntüsü altında- valilikler ve belediyeler tarafından yürütülüyor. AKP ülke çapında muazzam bir ağ örerek 21 milyon “kişi/aile”ye, 1 milyar 900 milyon (eski parayla yaklaşık 2 katrilyon) TL dağıtarak 12 Haziran 2011’de de 43 milyon seçmenden yarısının, 21 milyonunun oyunu aldı![ii] AKP, 2012 yılında da yurttaşlara dağıttığı yardımlar için 8,6 milyar TL (eski para ile 8,6 katrilyon) pay ayırmıştı. 2013 yılında yardımları yüzde 50 artırarak 12 milyar TL’ye (eski para ile 12 katrilyon TL’ye) çıkardı. Bu harcamadan, muhtaç durumda tuttuğu 19 milyon yurttaş istifade etti. İktidarda olduğu 11 yıl boyunca AKP yaklaşık 85 katrilyon TL’yi “seçim yatırım”ı olarak dağıtmış bulunuyor[iii].

‘***’
Peki, halkın, bir süredir yapısallaşmış olan bu davranışının teorik bir temeli, bilimsel bir açıklaması var mıdır? Şu bir gerçektir ki,  AKP on bir yıldır süren icraatı ile ülkemize çok büyük zararlar vermiştir: Devlet ve milleti bölünme noktasına getirmiştir. İç ve dış borçlanmayı tehlikeli boyutlara taşımıştır. Millî servet, ulusal ekonomi; yabancı sermaye, özelleştirmeler, toprak satma yoluyla yabancı güçlerin eline geçmiştir. Doğal kaynaklar korkunç boyutlarda tahribata uğramıştır. Yolsuzluk, rüşvet ve iltimas alıp yürümüştür. AKP iktidarı eğitim düzenini bozmuştur. Devlet düzenini altüst etmiş, TSK’yı adeta dağıtmış, devlet ciddiyeti bırakmamıştır. Buna karşılık seçim sonuçları, AKP iktidarının, toplum ve devlete daha büyük zararlar verecek şekilde icraatını sürdürmesine tekrar yeşil ışık yakmış bulunuyor! Peki, seçmen kitlesinin yarıya yakınının bunlardan haberi yok mudur?  AKP’ye, başlıca örneklerini verdiğim bu ağır sorunların müsebbibi olmasına rağmen, yeniden güçlü bir destek vermiştir?

1) Oldukça tatmin edici bir ilk yanıt, bence, ABD'li psikolog Abraham Maslow’un (1908-19070) ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisinde bulunabilir.  
Önce şunu belirteyim ki, ülkemizde eğitim ve kültür düzeyi düşük:  Halkımızın %80’i gazete okumuyor, %75’i eline kitap almıyor, 13 milyon insanımız ilkokulu dahi bitirmemiş, 4,5 milyon yurttaşımız okuma yazma bilmiyor (2011). Ve dikkat: Halkımız arasında, AKP’ye olan destek eğitim düzeyi düştükçe artıyor, eğitim düzeyi yükseldikçe azalıyor. Eğitim düzeyinin ise büyük ölçüde çalışma ile, gelir düzeyi ile paralel gittiği bilinen bir husustur. Ülkemizde sanayileşme durmuş, istihdam artmıyor; gelir düşük, gelir artışı zayıf oluyor. O zaman eğitim ve gelir düzeyi yetersiz olan halk katmanlarından nasıl oy alacaksınız? Eğer alıyorsanız, nasıl sağladınız bunu? İşte tam burada kurnazca düzenlenmiş bir mekanizma devreye sokulmuş görünüyor.
 
A. Maslow’un teorisine göre insan önce bireysel ihtiyaçlarını, bunların arasında da ilk iki ihtiyacını, fizyolojik ihtiyaçları ile güvenlik ihtiyaçlarını tatmin etmeye yönelir. Genel eğilim olarak davranışlarını, örneğin politik davranışını da bu ihtiyaçlara göre ayarlar. Buna göre, her şeyden önce karnı doysun, sırtı pek olsun ister. Güvenli bir yerde barınmak, sağlıklı olmak, geleceğe güvenle bakmak ister. Eğer açsa, çıplaksa, barınacağı bir konutu yoksa, sağlıksızsa, geleceğini karanlık görüyorsa; insan hakları, özgürlükler, düşünce özgürlüğü, ülke sorunları lafta kalır. Birey; düşünce özgürlüğüne, haklarının bilincine, ülke sorunlarının varlığına ihtiyaç tatmininin üst basamaklarına tırmandıkça, özellikle son basamakta ulaşır. Aç ve çıplak olan, yurtsuz, sağlıksız olan, özgür olamaz; haklarının farkına varamaz, yurt sorunlarıyla ilgilenemez.

AKP hükümeti kurnaz…, bir çıkış yolu bulmuş veya bir yerlerden akıl almış. Seçmenin çaresizliğini politik bir fırsata çevirmiş: İş sahibi yapmadığı, zorunlu ihtiyaçlarını karşılama imkânı tanımadığı seçmenlere “yardım” adı altında “sadaka” dağıtıyor! Sayın Özdemir İnce’nin terimiyle bir “sadaka ekonomisi” yaratmış.[iv]

Böyle bir sürecin en önemli sonucu şudur: Milyonlarca seçmen bir siyasal parti tarafından, onun kadroları tarafından, hem de devamlı olarak tutsak alınmış oluyor. Yurttaş iş bulmaktan, yeterli bir gelirden, sosyal güvenceden umudunu kesmiş, “aman bu yardımlar kesilmesin de ne olursa olsun, isterse dünya yıkılsın” diyecek hale itelenmiş, oyunu yine aynı partiye, AKP’ye hiç sonunu düşünmeden veriyor. Çünkü iradesi ağır bir baskı altına alınmıştır, saptırılmıştır. Ne serbestçe düşünebiliyor, ne muhakeme edebiliyor.

2) İkinci açıklama şekli eğitim düzeyi ile çok daha ilişkilidir. On bir yıldır devam eden AKP iktidarının, Türkiye’yi hangi felaketlere sürüklediğini, hangi ağır sorunlarla karşı karşıya bıraktığını yukarda belirttim. Bu sorunlar esas itibariyle makro nitelikte (toplum düzeyinde kendini gösteren) sorunlardır. Halk ise bireylerden oluşur. Yoksul ve eğitimsiz olan birey –genel eğilim olarak- bunları fark edemiyor, bu sorunların yol açtığı büyük yıkımları göremiyor, çünkü bunların bilincinde değil. Gerekli kavramlar, olgular arası ilişkiler yok zihninde… Eğitim düzeyinin düşüklüğü ve yaşadığı yoksulluk koşulları sebebiyle sadece mikro (birey düzeyinde kendini gösteren) olgularla ilgililer, bu sonuncuların dışına çıkamıyorlar. Mikro nitelikte sorunlar; halkın, birey olarak iş, aş, eş, giyim, barınma, konut, sağlık, güvenlik gibi sorunlarıdır. Bu konuları iyi biliyor, kavrıyor, takip ediyor. AKP iktidarı, halkın bu zihin yapısının farkındadır ve onun, kesin öncelik verdiği bireysel ihtiyaçlarını tatmin edici ölçüde karşılamanın yollarını bulmuştur. Bu sebeple başarılıdır, seçimde de ödülünü almıştır. Ne yazık ki, bu partinin de Türkiye’nin felakete sürüklenmesi umurunda değildir.

 ‘***’
AKP öyle bir sistem kurdu ki halkımızın en az yarısını kendine mahkûm etti, tıpkı bir tarikat örgütlenmesi gibi… Adam 20 milyonu aşan seçmenimizi neresinden tutmuş? Tam boğazından, tam yaşam kanalından...
Sen bunun dışında ne yaparsan yap fayda etmez; istediğini vaat et, istediğin kadar uyar, ne bir tepki alırsın, ne bir sonuç. Başka hiçbir şey etkilemez seçmenlerin büyük bir bölümünü: Ne vatan, ne millet, ne laiklik, ne egemenlik, ne bağımsızlık, ne bölünmez bütünlük, ne yolsuzluk, ne rüşvet...
Kısa vadede halkımızın en az yarısından, ulusal çıkarlar adına fazla bir şey beklememek gerektiği gün gibi âşikâr…
Mevlânâ’nın dediği gibi: İnsan, neyin peşinde ise odur!


[i] Cihan Dura, “AKP’yi Ayakta Tutan Kredi Kartları mı?”  http://cihandura.com/ekonomi-yazilari/47-akpy-ktdarda-tutan-kred-kartlari-mi.html
[ii] Cihan Dura, “AKP’nin Seçim Zaferinin Sırrı”, http://www.cihandura.com/eski/index.php?option=com_content&task=view&id=726&Itemid=63
[iii] Yeniçağ, 7.4.2014
[iv] Özdemir İnce, “Halkımız AKP’ye değil (bozuk) ‘düzen’e oy veriyor (2)”, Aydınlık, http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/183-oezdemir-nce/38235-ozdemir-ince-halkimiz-akpye-degil-bozuk-duzene-oy-veriyor-2.html  (16.4.2014)

5 Mayıs 2014 Pazartesi

İstihbarat- Eğitim- Bilim- Stratejik Bilgi Bankası










Bir ülkenin varlığını sürdürmesi ve vatandaşlarına iyi yaşam seviyesi sağlamasının yolları kaliteli eğitimden geçer. Eğitim programının daima günün şartlarına ve gelecek 25 sene sonra dünyadaki oluşabilecek koşullara göre yapılandırılması bu yüzden kaçınılmazdır.

Buna verilebilecek en güzel örnek İngiliz eğitim sistemidir. Burada İngilizlerin 1800’li yıllardan beri geliştirdikleri İngiliz İstihbarat sistemi ve Derin Devlet yapısına, uzman seviyesindeki adayların nasıl yetiştirildiklerini inceleyelim. Çünkü bu sistem ABD, İsrail ve değişik ülkeler tarafından kopyalanmıştır. Her devlet kendi şartlarınca bu sistemi millileştirmiştir.

İngilizler zamanın şartlarına ve dünyanın gelişimine göre eğitim programlarını güncellemektedirler. Bunu yaparken de, küçük yaşlarda öğrencilere fazlaca bilgi yüklemeye tercih ederler. Öğrencilere verdikleri öğretimle, onların yeteneklerini tartarlar. Bu kapasite tespitinden sonra, onları doğru buldukları alana yönlendirirler. Böylece daha lise yıllarında kendi dallarında küçük bir uzman durumuna gelen öğrenciler, bilinçli şekilde genişletilen ödevlerle Ulusal AR-GE çalışmalarının parçaları yapılır. Üniversite çağında ise öğrenciler, kendilerini tez hazırlayacak kabiliyette bu sistem sayesinde bulur. İngilizler böylece ellerindeki bilgi potansiyelini genişletip, geliştirirler. Ayrıca ellerindeki bilgileri zamana uygun şekilde güncelleştirirler. Bu da doğru sentezlemelerle doğru stratejileri beraberinde getirir. Ülkelerinde üniversite eğitimi yapan öğrencilerden böylece en yüksek verime yaklaşık randıman alırlar.

Çeşitli kitaplardaki en güzel örnekler İngiliz istihbarat teşkilatının çalışma sistemini açıklar.

Londra Üniversitesi, savaş taktiği ve güvenlik istihbaratı analizi yapıyordu.

Salford Üniversitesi, İngiliz dünya bölgesel hedef stratejileri analizleri üzerine çalışıyordu.

Pr. Andrew Mango
Nottingham Üniversitesi, siyaset bilimi üzerine uzmanlaşmıştı. Öğrencilerden herhangi bir ülke seçmeleri istenirdi. Ödevleri seçtikleri ülkenin kuvvetli ve zayıf taraflarını araştırmaktı.

Harvard Üniversitesi, Orta Doğu topraklarındaki madenler ve enerji kaynaklarını incelerdi.
Mesela Türkiye uzmanı Pr. Andrew Mango, Orta Doğu Ülkeleri ve Türkiye’nin bölünüp, buralarda daha fazla yeni devletler kurulması üzerine strateji geliştirdi.

Exeter Üniversitesi, burada Kürt Enstitüsü, Arap ve İslami araştırmalar Enstitüsü kurulmuştur. Bu üniversitede M6 yani İngiliz Dış İstihbarat ajanları yetiştirilir.

Exeter Üniversitesi
 Bunların görev yerleri Orta Doğu ve Türkiye’dir. Üniversitenin yasallaştırılmış gizli görevi, bu bölgede yaşayan etnik grupları, göç hareketlerini, siyasi ve dini yapıları incelemektir. ( Örnek verirsek İngilizler Güney Doğu Anadolu’daki aşiret ve mezhep yapısını Osmanlı’dan beri köylere kadar bizden iyi biliyordu. ) Bu çalışmalar sonunda bu ülkelerde nasıl bir alternatifle, kargaşa yaratabileceklerini incelerler. Zamanı gelince bu senaryolar, Küresel Sermaye’nin menfaatleri doğrultusunda uygulamaya konulur. İngiltere’de çeşitli üniversitelerdeki yapılanmalarının sadece bunlar küçük bir kısmıdır.

Bu verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi, üniversitede öğrencilere yaptırılan bu çalışmalarla dünyadaki ülkelerin jeostratejik, jeocoğrafik, jeopolitik ve daha değişik durumları için bilgiler toplanır. Bu ülkenin AR-GE çalışmalarının maliyetini aşağı çeker. Ayrıca daha üniversite sırasında öğrenciler uzman ve üretici (konularında yetişmiş elemanlar) durumuna getirilmiş olurlar. İstihbarat birimlerine bunlar arasından seçilecek adaylar yelpazesi bu yüzden çok büyüktür. Her bir aday kendi bölümünde uzman seviyesindeki kaliteli bir eğitim almış akademisyendir. Devlet birimlerine seçilecek bu uzman akademisyenlere, işe başlayacakları kurumlar sadece yeteneklerine göre bir temel eğitim verir.

İngiltere kökenli bu çalışmalar daha genişletilerek, sosyal teori tezi altında 1930’lu yıllarda ABD’ye, Avrupalı göçmenler sayesinde girmiştir. Böylece Amerikan sosyolojisinin ve istihbarat kavramının dar ufku genişletilmiş, sistem yeni ve değişik boyutlar kazanmıştır. Yöntem olarak hukuksal ve tarihsel yaklaşım arka plana itilmiş, sosyolojik, psikolojik, antropolojik ve ekonomik disiplinlerden yararlanılmaya başlanmıştır. 

Sonraki yıllarda ise ilerleyen teknoloji yeni kavramları da beraberinde getirmiştir. Bunlar parapsikoloji, biyokimya, atom fiziği, uzay ve gen çalışmaları, yapay zekâ gibi çeşitli alanlardaki çalışmalardan bazılarıdır.




Ayrıca ABD Haarp projesi altında doğal afet ve deprem teknolojileri üretmeye kadar işi ileri götürmüştür. Bu çalışmalardan özellikle Haarp projesi Rusya ve Çin’i çok tedirgin etmiştir. Sovyetler Birliği zamanında aynı senelerde Ağaçkakan projesi geliştirilmiştir. Rusya’nın bu çalışmalara devam ettiği bugün bilinen gerçektir.

Dünyanın yeni ikinci süper gücü konumuna gelen Çin’in ise son senelerde bu alanda gizlice Meridyen projesini devreye soktuğu ve rakiplerine yetişmek adına çalışmalar yaptığı bilinmektedir.

ABD’nin Haarp projesi aşamasını geçtiği ve  “ Yıldız Savaşları ” projesini de dünyaya ilan ettiği ise, diğer bir gerçektir.

Burada verdiğimiz örneklerde gördüğümüz gibi İstihbarat birimleri artık eğitim, bilim ve teknoloji ile ayrılmaz bir bütündürler. Ayrıca bu ülkelerdeki devlet kurumlarındaki devamlılık vardır. Her değişen siyasi iktidar ile birlikte devlet politikaları değişmez. 

 Bu kurumların Denetleme sistemleri ,ülkenin menfaatleri tehlike de olduğu zaman , yani olağanüstü durumlarda otomatikman devreye girer. Kurumsallaşmış ülkelerde bu mekanizmanın durdurulmasının imkanı yoktur. Kısaca başa geçen siyasi iktidar, görüşü ne olursa olsun ülkenin menfaatini ön planda tutmaya mecburdur. O da ülkesindeki insanların refah seviyesinin artırılmasından geçer.

Büyük ülkeler bu gelişmeler çerçevesinde, istihbarat birimleri dışında yeni kavram ve yeni yapılanmalar geliştirmek zorunda kalmışlardır. Bu yeni yapılandırılan birimi de kısaca STRATEJİK BİLGİ BANKASI olarak açıklayabiliriz.

Bu tip ülkelerdeki böyle yapılanmalar, kendi ülkeleri adına kısa, orta ve uzun vadeli senaryoları alternatifleriyle hazırlarlar. 

Şimdi bunun bizim ülkemizle ilgisi ne diyeceksiniz?

Kısa bir cevapla başlayalım. Ülkemiz için gelecek senelerde acilen çözülmesi gereken 3 ana unsur vardır.

1-      Yıkıcı deprem meydana gelme riskinin minimale indirilmesi.
2-      Küresel ısınma yüzünden oluşacak su sorunun çözülmesi.
3-      Türkiye’nin enerji üretiminde bağımsız hale gelmesi. (Örneğin geleceğin alternatif enerjisi olacak Toryum’un devreye sokulması)


Ters Açı 1923- Nazmi Gözlem




3 Mayıs 2014 Cumartesi

Atatürk Anlatıyor : Kapitülasyonlar


















                            
    
İki Mustafa Kemal vardır:

Biri ben, et ve kemikten… diğeri siz, ölümsüz olan.

MKA

Cihan Dura



Tam Bağımsızlık İçin Kapitülasyonlar Kaldırılmalıdır 

Millî Mücadele devam ediyordu. Henüz barış antlaşması imzalanmamıştı. Ben o yıllarda çeşitli mahfillerde konuşmalar yapıyor, kesin olarak tam bağımsızlık istediğimizi tekrarlıyordum. Bunun için de kapitülasyonların kaldırılmasının şart olduğunu vurguluyor, halkımı kapitülasyonlar konusunda aydınlatıyordum. Şunları söylüyordum:

Kapitülasyonsuz Türkiye İstiyoruz 

Bu topraklar üzerinde tamamıyla bağımsız, yani kapitülasyonsuz bir Türkiye istiyoruz. Büyük Millet Meclisi’nin hâkim olan prensibidir bu. Kapitülasyonlar Türk milleti için son derecede nefret edilen bir şeydir. Türkler kapitülasyonların sürdürülmesinin, kendilerini çok az bir zamanda ölüme götüreceğini pekiyi anlamışlardır.


Bir Lütuf Olarak Verilen Kapitülasyonlar Bizi Mahvetti 

Kapitülasyonlar Türk milletinin bir hezimete uğraması sonucu değildi. Türkiye’ye zorla kabul ettirilmiş bir boyunduruk değil, padişahlarımızın birkaç yabancı devlete büyük bir lütuf ve cömertlikle sundukları bir armağan idi. Devletler bu armağandan aleyhimize istifade ettiler. Kapitülasyonlar ülkemizi yoksullaştırdı, harap etti. Kapitülasyonlar bir devleti mutlaka bitirir. Osmanlı devleti ile Hindistan Türk ve İslam imparatorlukları bunun en büyük kanıtlarıdır.

Kapitülasyonlar Osmanlı Devleti’nin Bağımsızlığını Yok Etti 

1923 Ocağında İzmit’te yaptığım konuşmada halkımı kapitülasyonlar konusunda şöyle aydınlattım: Osmanlı Devleti Uhudu Atika namı altında birtakım kapitülasyonlarla acze düşmüştü. Hıristiyan unsurlar birçok ayrıcalıklara ve istisnalara sahip bulunuyordu. Bir devlet kendi ülkesinde bulunan yabancılara yargılama hakkını uygulayamazsa, bir devletin kendi halkından aldığı bir vergiyi yabancılardan alması yasaklanmış bulunuyorsa, bir devlet kendi hayatını kemiren, kendi içindeki unsurlar hakkında önlemler almaktan men edilirse, böyle bir devletin egemenliğine sahip bağımsız bir devlet olduğuna inanmak doğru olur mu?

Devlet Birçok Kamu Hizmetini Yapmaktan Men Edilmişti 

İşte böyle bir durumda idi Osmanlı Devleti. Ve bu kadar da değildi. Osmanlı Devleti’nin, kendisini kuran asli unsurun, milletin insanca yaşamasını sağlayacak araçlara başvurması da yasaklanmıştı. Ülkeyi imar edemez, demiryolu yaptıramaz, yaptırmaya giriştiği zaman derhal yabancılar müdahale eder ve hatta bir okul yapmak istediği zaman bile müdahaleye maruz kalırdı. Kayda değer ki, bütün bu kötülükler, milletin boynuna geçirilmiş bütün bu zincirler, milletimizin herhangi bir hastalığından, devletin zaafından ileri gelmiş değildir. Tam tersine, bütün bu tutsaklık zincirleri devletin en kuvvetli, en kudretli olduğu bir zamanda boynumuza, devletin boynuna geçirilmiştir. Fatih’lerden başlar, Selim’ler ve Süleyman’lar zamanında pekiştirilir.

Bu Durumun Sebebi Devlet Anlayışında İdi 
 
Efendiler, bu durumun hikmetini devlet kavramını anlayış şeklinde aramak lazımdır. Biliyorsunuz ki taç sahipleri, hükümdarlar ve özellikle kendilerine "Allah’ın gölgesi" diyen, “Allah tarafından destekleniyorum” diyen, veraset ve hak yoluyla mülk ve devletin sahibi diyen padişahlar; ülkeyi kendi malikâneleri ve aslî unsur olan milleti de yine Allah tarafından kayıtsız şartsız emirlerine itaat ettirilmiş bir kitle kabul ederler. Bundan başka padişahların çevresinde birtakım çıkarcılar bulunur ki, onlar da padişahın lütuf ve sevgisine, teveccühüne, himayesine erişmek için bu anlayış tarzını türlü şekillerde yorumlar ve ona anlam verirler. Bütün bu anlayış ve yorumlar karşısında masum millet, gerçekten bunun doğru olduğunu, din gereği olduğunu kabul ve zanneder. İtiraz etmeden de gösterilen herhangi bir belirsiz hedefe yürümekte devam eder.

Osmanlı Padişahları Milletin Kaynaklarını Yabancılara Açtılar  

İşte Osmanlı padişahları, milletin bu anlayışından yararlanarak milletin hakkı olan, milletin şerefiyle, onuruyla ve bütün varlığıyla ilgili olan birçok kaynağı, birçok hukuku armağan olarak, ihsan olarak yabancılara vermekte tereddüt etmemişlerdir. Dolayısıyla Osmanlı devletini mahveden, yok eden, bu devletin gerçek kurucusu olan milleti sefaletten sefalete, felaketten felakete sevk eden bütün bu ayrıcalıklar; bütün bu antlaşmalar hep padişahların ihsan ve hediyeleriyle vuku bulmuştur.

İmtiyazlar Zamanla Arttı Ve Kazanılmış Hakka Dönüştü 

Biliyorsunuz ki, ilk kapitülasyon Fatih zamanında, İstanbul’da oturan Cenevizlilere verilmiş ve hemen ardından genişletilmiş ve başka milletleri de içine almıştır. Yine çok iyi biliyorsunuz ki, milletin içinde yaşayan Hıristiyan unsurlara imtiyaz, aynı tarihte verilmiştir. Fakat bu imtiyazlar –ki doğrudan doğruya milletin yaşamsal kaynaklarıyla ilgilidir- verile verile o kadar büyüdü ki, millet, sırtına yüklenen bu yükün altında kıvranmaya ve tahammül edememeye başladı, güçsüz kaldı. Fakat millet ve devlet zaafa uğradıktan sonra bir zamanlar armağan ve ihsan olarak verilmiş olan bu ayrıcalıklar, alanlar tarafından kazanılmış bir hak olarak görüldü ve bu kazanılmış hakları yalnız muhafaza ile kanaat etmediler. Belki artırmak için her türlü araca başvurdular. Her türlü tehdit ve tahakküme kalkıştılar.

Ardından Borçlanmalar Başladı 

Efendiler, hayatı görkem ve gösteriş içinde geçirmeye alışan bu padişahlar ve yakınları, sarayları ve bütün ileri gelenleri, artık ne olursa olsun bütün bu debdebe ve gösterişi devam ettirmenin zorunlu olduğu kanaatinde bulunuyorlardı. Onun için devletin hakiki kaynaklarını kuruttuktan sonra, muhtaç oldukları parayı dışarıdan tedarike kalkıştılar. Ve bunun için milletin bütün menfaatlerini sınırlamak suretiyle, onur ve şerefini feda etmek suretiyle çok sayıda borçlanmaya başvurdular. O kadar ki, devlet bunların faizlerini bile ödeyemeyecek bir duruma geldi ve sonunda, dünya gözünde iflas etmiş sayıldı.

Hıristiyan Unsurlar Birçok Ayrıcalığa Sahipti Ve Güçlü Devletlerce Korunuyordu 

O halde Osmanlı Devleti’nin son dakikaya kadar geçirdiği aşamaları görmek istersek, diyebiliriz ki, ülke içinde bütün Hıristiyan unsurlar; aslî unsurların çok üzerinde birçok istisna ve ayrıcalıkları olan, devleti mahvetmek için her türlü özel teşkilata sahip, dışarının sürekli teşvik ve himayesine mazhar, devlet ve hükümet ise bunu men etmekten âciz... Çünkü gerçekten âciz ve önemsiz bir hale gelmişti ve çünkü bütün bu yok edici girişimlerin dayanak noktası, dışardaki birtakım kuvvetli devletlerdi. O devletler hem bir taraftan içerdeki unsurları, devlet ve ülkeyi tahrip etmeye ve birtakım bağımsızlıklar meydana getirmeye teşvik ediyor, harekete getiriyor; bir taraftan da onların adı ve hesabına müdahale ediyor, çalışıyor ve bu şekilde bütün dünya gözünde Osmanlı Devleti’nin hiçbir değeri, erdemi ve bir onuru kalmıyor. Uluslararası hukuktan ve devlet onurundan hiçbir şey kendisinde farz edilmiyor. Âdeta himaye ve vesayet altına alınmış bir devlet ve bir heyet gibi farz olunuyordu.

Millet Bu Duruma Karşı Çıktı, Sonunda Lozan’a Çağrıldık  

İşte bu acı manzaranın son aşaması olmak üzere ülke ve millete son darbeyi indirmeye hazırlandıkları sırada, ülkenin başında bulunan saray, Babıâli ve bütün mensupları o düşmanlarla birlik olarak milletin başına musallat oluyor; en son cinayeti işliyorlardı. Fakat arkadaşlar! Ölmüş sanılan millet, mahvolmuş sanılan bu ülke yeniden bütün yaşamsal yeteneğini gösterebilecek bir duruş alıyor. Bütün kadınlarıyla, erkekleriyle, ihtiyarlarıyla el ele vererek, kendisinin dünyada var olduğunu bir kere daha kanıtlayacak harikalar gösteriyor. İşte o harikaların doğal sonucu olmak üzere sonunda Lozan Konferansı’na davet ediliyoruz. Fakat esasen bizden sorulacak hiçbir hesap yoktur. Esasen geçmişe ait hataların gerçek faili biz değiliz. Bu böyle olmakla beraber, dünya ile karşı karşıya gelmek bize düşüyor. Millet ve ülkeyi, gerçek bağımsızlığına ve egemenliğine sahip kılmak için çalışmak zorunluluğu bizim üzerimizde kalıyor.

Bir Daha Dirilmemek Üzere Yokluğa Gömüyoruz Kapitülasyonları 

Ve günü geldi, kapitülasyonların kaldırılışını müjdeledim halkıma. Dedim ki, ticaret hakkındaki düşüncelerimi iki şekilde belirliyorum. Biri bugüne ait ve bugünün gerektirdiği düşünceler, diğeri geleceğe ait yani barıştan sonra milletin arzu ve emellerine ait düşünceler… Eğer bugün için ticaretimiz hakkında ne düşünüyorsun diye sorarsanız, bu soruya tek bir yanıt vereceğim. Bugün için düşündüğüm tek şey kapitülasyonlardır. Maddi ve fiili olarak, kanla kaldırılmış olan kapitülasyonların bir daha dirilmemek üzere yokluğa gömülmesini sağlamaktır. Ticaretimizin de, sanayimizin de, her türlü ekonomimizin de gelişmesi ve yükselmesi ancak bununla mümkündür.

Artık Kapitülasyonlar Yoktur Ve Olamaz 

Arkadaşlar! Serbest ve bağımsız bir hayata atılan Türkiye için, ekonomik hayatını boğmakta olan kapitülasyonlar artık mevcut değildir ve olamaz. Ekonomik hayatımızın belli amaçlara yöneltilmesi ve hızla gelişip ilerlemesi için alınacak önlemler arasında ülkemizde Avrupa rekabeti yüzünden mahvedilmiş ve şimdiye kadar ihmal edilmiş tarımsal sanayimizi canlandırmayı ve çağdaş ekonomik araçlarla donatmayı önemle göz önünde tutacağız.