4 Ocak 2015 Pazar

Atatürk Sağlık Hizmetlerini Yoktan Var Etti…






“Kendine devrimin ve devrimciliğin çeşitli ve yaşamsal görevler verdiği Türk vatandaşının sağlığı ve sağlamlığı her zaman üzerinde dikkatle durulacak ulusal sorunumuzdur. Çünkü Cumhuriyet, düşünsel, bilimsel ve bedensel bakımlardan güçlü ve yüksek düzeyli koruyucular ister.”
ATATÜRK

Cumhuriyet Türkiye’si özellikle askeri ve ekonomik alanlarda başarı kazanmak zorundaydı. Bu başarının kazanılabilmesi için başta sağlıklı insan gücüne ihtiyaç vardı. Bunun bilincinde olan Atatürk, sağlık hizmetlerinin batılı ve çağdaş anlamda
bir devlet görevi olarak ele alınmasını isti-yordu. O günlerde bulaşıcı ve salgın hastalıklardan kurtulmak için verilecek savaş,
düşmandan kurtulmak için verilecek savaş kadar önemliydi. Balkan, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yılları sonrasında ekonomik çöküntü ve bulaşıcı hastalıklar olabildiğince yaygındı. Ülke çok ağır kolera, tifo, tifüs ve benzeri salgın hastalıkları yaşamış, gerek ordu gerekse sivil halkta büyük kayıplar verilmişti. Ülkede doktor sayısı az, hastane sayısı sınırlı ve parasal olanaklar yok denecek kadar azdı. 1920’de 10 milyon dolayında nüfus ve Anadolu’da 3 milyon trahomlu vardı. Nüfusun neredeyse yarısı sıtmalıydı. Ülke yanmış, yıkılmış ve harap haldeydi.

 Atatürk çağdaş uygarlık yolunda yürüyecek bir ülkenin insanlarının sağlıklı ve eğitimli olmasının gerektiğini gören bir vizyonla yeni Cumhuriyetin, eğitim ve sağlık hizmetlerini öncelikli olarak ele alması direktifini vermişti. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ilk yapılan bakanlık binaları arasında Sağlık Bakanlığı vardır. Birinci ve ikinci 5 yıllık kalkınma programlarında sağlık sorunlarına önemli bir yer verilmiş, nüfusun artırılması yolları aranmıştır. Öncelik, bulaşıcı ve salgın hastalıklara verilmiş çok kısıtlı parasal imkanlar, yol, motorlu araç, bina, ekipman ve benzeri zorluklara ve yetersizliklere rağmen pek çok şey yapılmıştır. Cumhuriyet döneminin önemli devlet adamlarından biri olan Dr. Refik Saydam, Atatürk’le birlikte Samsun’a çıkmış, tüm Kurtuluş Savaşı boyunca Atatürk’ün yanında olmuş ve 10 Mart 1921’den başlayarak Cumhuriyet döneminde 15 yıla yakın sürdürdüğü Sağlık Bakanlığı görevi ile Cumhuriyetin sağlık politikasına kalıcı damga vurmuştur.

Dr. Refik Saydam’ın Sağlık Bakanlığı dönemindeki ilk uygulamaları arasında Eylül 1922’de kızların tıp fakültesine alınması kararı ile kadının hekimliğine doğru devrimci adımlar atılmıştır. Dr. Refik Saydam 1925’te kendi el yazısıyla hazırlamış olduğu bakanlık çalışma programının ana hatlarını şöyle çizmiştir;

1. Devlet sağlık teşkilatını kurmak,
2. Çok sayıda hekim, sağlık memuru, ebe ve hemşire gibi sağlık personeli yetiştirmek,
3. Numune hastaneleri, kadın doğum ve çocuk hastaneleri açmak,
4. Verem sanatoryumu açmak,
5. Sıtma, frengi, kuduz, trahom ve benzeri hastalıklarla mücadele etmek,
6. Sağlık sosyal yardım teşkilatını köylere kadar götürmek,
7. Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha Okulunu kurmak.

Sağlık hizmetleri yolundaki dev adımlar eğitim seferberliği ile birlikte yan yana sürdürülmüştür. Ama ne var ki bütün bunlar
hiçte kolay olmuyordu, iç ve dış engeller vardı. Para ve teknoloji ise yoktu. Dr. Refik Saydam ve ekibinin ilk odaklandığı alanlardan biri sağlık kurumları olmuştur. 1923 yılında 86 sağlık kurumu ve 6.437 yatakla hizmet verilirken 1930 yılında 182 kurum ve 11.398 yatağa çıkılmıştır. 1923’te ülkedeki sağlık personeli sayısı ise 344 hekim, 69 eczacı, 560 sağlık memuru136 ebe ve 4 hemşire şeklinde idi. Çok sınırlı bir bütçeyle işe koyulan Dr. Refik Saydam ve ekibi sağlık personelinin yetiştirilmesine ve istihdamına özel önem vermiştir. Bu çalışmalar sonucu sağlık personeli sayısında belirgin bir artış gözlenmiştir. 1935’e gelindiğinde 1.625 hekim, 135 eczacı, 325 hemşire, 451 ebe ve 1.365 sağlık teknisyenine ulaşılmıştır.

Kapitülasyonların tasfiyesi ile ortaya çıkan borçlar, göçmenler ekonomik sorunları daha da ağırlaştırıyordu. Bu şartlar altında savaş dönemi yöntemleri uygulanması zorunlu hale gelmişti. 1923’te 369 sayılı hekimlere mecburi hizmet getiren yasa çıkarıldı. Ancak bu sayede birçok ilçeye hükümet tabibi gönderilebildi.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, tarihte, Hitit, Frigya, Lidya gibi uygarlıkların sönmesinde rol oynadığı bilinen sıtma hemen
ülkenin her yerinde görünmekteydi. O yıllarda verilen rakamlarda Samsun bölgesinde %70, Ordu ilinde %50, Antalya’da
%70 ve askerlerimiz arasında %40 oranında sıtmalı rapor edilmişti. Bu tablo karşısında sıtma ulusal bir dava olarak ele alınmış ve bir seferberlik başlatılmıştır. 1926’da hekimlerin 3 ay sıtma enstitüsünde staj yapması ile sıtma savaş yasa ve önlemleri bu doğrultudaki çalışmalara hız kazandırmıştır. Böylece başlatılan sıtma mücadelesinde büyük başarılar kazanılmış ve 1940’da sıtma oranı %11’e düşürülmüştür. Trahomla mücadelede az gelişmiş doğu ve güney doğu illerinde gezici hekimler oluşturulmuş ve ücretsiz ilaç dağıtılmış ve önemli başarılar elde edilmiştir. Frengi hastalığı için de ücretsiz ilaç dağıtılmış ve koruyucu önlemler alınmış, mücadelede özellikle Umumi Hıfzıssıhha Kanunu etkili olmuştur. Dönemin bir diğer önemli hastalığı olan veremle mücadele adına 1930 yılında Heybeliada’daki sanatoryuma 35 yataklı bir bölüm ilave edilmiş ve yatak sayısı 130’a çıkarılmıştır. Cumhuriyet döneminin idealist ve özverili kadrosu sağlıklı bir toplumun yaratılması için koruyucu sağlık hizmetlerini, sağlık hizmetlerinin temel politikası yapmıştır.

Tüm bu çalışmalar kapsamında 1920 ve 1938 yılları arasında 49 yasa, 2 kararname, 12 tüzük ve 21 yönetmelik yürürlüğe
konulmuştur. 1921’de Frengi ile Mücadele Kanunu, 1925’de Sıtma ile Mücadele Kanunu çıkarılmıştır. 1925’de I. Milli Tıp
Kongresi ana konusu sıtma olarak, 1927’de II. Milli Tıp Kongresi ana konusu trahom olarak belirlenerek toplanmıştır. Bugün halen yürürlükte olan ve laboratuvarımızın da tabi olduğu 1927 tarihli Seriri Tahhariyat ve Tahlilat yapılan Masli Teamüller Aranılan Umuma Mahsus Bakteriyoloji ve Kimya Laboratuvarları Kanunu ile laboratuvar hizmetleri düzenlenmiştir. Dr. Refik Saydam döneminde çıkan önemli kanunlardan bir diğeri ise halen yürürlükte olan “tababet ve şuabatı sanatlarının tarzı icrasına dair kanun”dur. Hekimlik mesleğinin uygulama alanını düzenleyen bu kanun hazırlanırken gelişmiş ülkelerdeki benzer yasalar örnek alınmıştır.Bugün bile temel yasalar arasında olan 1930 yılındaki 1593 sayılı Umumi Hıfzıs-sıhha Kanunuo yılların önemli düzenlemeleri arasındadır. Hıfzıssıhha yasasında halk sağlığını korumak için gerekli çağdaş önlemler yer almıştır. Dönemin bir diğer önemli gelişmesi Merkez Hıfzıssıhha Kurumunun oluşturulması ile ilgili bir kanunun yürürlüğe girmesi olmuştur.

 10 Mayıs 1928 tarihinde Meclise gelen tasarıya göre halk sağlığının korunması için bilimsel gelişmelerin izlenmesi gerektiği, bu yüzden de uzmanlardan oluşan bir kuruma gereksinim olduğu belirtilmiştir. Bilimsel araştırmalar için Sıhhiye Vekaletinin teknik bir birimi olarak çağdaş modern laboratuvarlarla donanmış Hıfzıssıhha Kurumunun oluşturulması uygun görülmüş, bunun ülkemizde salgın hastalıklarla mücadelede yararlı olacağı ifade edilmiştir. Ankara’da kurulacak bu kurumun en modern cihazlarla donatılacağı, böylece hem dışarıdan gelen her türlü ilacın kontrol altına alınacağı hem de teknik gelişmeleri izlemede yetersiz kalan hekim ve hekim adaylarının buradan yararlanabileceği belirtilmiştir. Tasarı 17 Mayıs 1928 günü Meclis oturumunda kabul edilmiştir. Hıfzıssıhha kurumunda öncelikle kimya, bakteriyoloji, immunobiyoloji ve farmakoloji birimleri oluşturulmuş ve ilk etapta 14 uzman ile 40 yardımcı personel görev almıştır. O yıllardaki vizyona, kuruluş yıllarında oluşturulan ve halen kullanılan kurumdaki özel konferans salonu ve geniş kapsamlı kütüphane örnek gösterilebilir
.
Hıfzıssıhha müessesesinin görev alanı ortaya çıkan ihtiyaçlar doğrultusunda genişletilmiş, 1931 yılında, ağız yoluyla uygulanan BCG aşısı üretimine başlanılmış, 1932 yılında serum üretiminin ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye gelmesi sonucu, dışarıdan serum ithali durdurulmuştur. 1933 yılında, Sample Metodu ile kuduz aşısı üretimine başlanmış, 1934 yılında İstanbul Aşıhanesi, Hıfzıssıhha bünyesine nakledilerek çiçek aşısı üretimi ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye getirilmiştir.

1935 yılında, farmakoloji şubesi kurularak yerli ve yabancı ilaçların kontrolüne geçilmiştir. 1936 yılında Hıfzıssıhha Okulu
açılmıştır. 1937 yılında kuduz serumu, 1942 yılında da tifüs aşısı ve akrep serumu üretimine başlanılmıştır. 1947 yılında
Biyolojik Kontrol Laboratuvarı kurulmuş, enstitü bünyesinde bir aşı istasyonu açılmış, bu yıldan itibaren deri içi (intrader-
mal) BCG aşısı üretimine geçilmiştir. 1948 yılında ülkemizde ilk olarak boğmaca aşısı üretimine başlanmıştır. 1951 yılında ilk kez antibiyotiklerin ve bazı vitaminlerin kalite kontrolüne başlanılmıştır. 1951’de Tüberküloz Teşhis Laboratuvarı kurulmuş ve izleyen yıllarda yurdun çeşitli bölgelerinde 21 adet Bölge Tüberküloz Laboratuvarı hizmete alınmıştır. 1954 yılında İlaç Kontrol Laboratuvarları yeniden yapılandırılmıştır. 1956 yılında tetanoz aşısı daha modern metotlarla üretilmeye başlanılmıştır. 1958 yılında ilk kez frenginin modern yöntemlerle teşhisi ele alınmıştır.

Bulaşıcı hastalıklardan korunmada en etkin ve en ucuz yöntem aşılamadır. İlk kuruluş yıllarında o günün koşulları ile ülkenin ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde aşı ve serum üretiminin bugünün Türkiye’sinde tümüyle ithalata dayalı olarak karşılanması düşündürücüdür. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında harap, yorgun bir ülkede, uzun savaş yıllarının
her türlü imkansızlıklarına karşı uygulanan sağlık politikaları ve sonuçlarına bakıldığında dönemin büyük başarılarla dolu
olduğu görülür. Cumhuriyet dönemi sağlık politikasının çizilmesi Atatürk’ün çevresindeki bir avuç inançlı ve kararlı bir kadronun gönülden coşkulu bir ruhla yürüttükleri büyük çabalarla başarılmıştır. Her alanda olduğu gibi sağlık alanında da cumhuriyetin kadrolarına çok şey borçluyuz

Düzen Laboratuvarlar Grubu




5 Aralık 2014 Cuma

Atatürk'ün Arap,Suriye ve Musul Siyaseti Hakkındaki Görüşleri

Cihan Dura


 



İki Mustafa Kemal vardır:
Biri ben, et ve kemikten…, diğeri sizler, ölümsüz olan.
M. K. Atatürk

-Millî Mücadele sırasında, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında ve daha sonra 1937’de Suriye vesilesiyle, Araplarla olan ilişkilerimiz hakkındaki görüşlerimi şöyle ifade etmiştim:
-Araplara karşı siyasi formülümüz şudur: Her millet kendi içinde bağımsızlığını kazandıktan sonra, “konfederasyon” halinde birleşmek.

-Bugün tutsaklık elemleri altında inleyen birçok dindaşımız vardır. Bunlar için de, kendi muhitlerinde bağımsızlıklarını kazanmaları ve tam bir bağımsızlık ile ülkelerinin gönenç ve yükselmesine gayret sarf etmeleri en büyük dileklerimizdendir.
-Musul Türk’tür. Bu hakikati hiçbir şey değiştiremez. Musul vilayeti büyük petrol zenginlikleri ve bir stratejik set olması bakımından, bizim için esaslı bir öneme sahiptir. Avrupa’daki bütün milli sınırlar bugün stratejik değerlendirmeler üzerine kuruludur. Bizim aynı prensibi kabul etmemize neden engel olunsun?


-Ben milletimin mevcudiyetini kurtarmak için işe başlarken, ne yazık ki, Suriye’yi, Irak’ı, bütün İslam dünyasını, zorunlu olarak biraz ihmal etmek mecburiyetinde kalmıştım. Çünkü bütün bu âlemi toplayan büyük imparatorluğun enkazını, bizim kadar dostlarımız ve dindaşlarımızın da görmüş olduklarını biliyorum. Ben şahsen bütün camia için gayret sarf etsem bile bazı kitlelerde hâsıl olmuş bulunan zihniyetler, bizi birbirimize yaklaştırmayacak kadar önemli idi. Bu nedenle, ben bütün kuvvetimi ve kudretimi, yalnız bu imparatorluk içindeki Türk olan unsura hasretmek zorunda kaldım. Ancak bu işi yaparken çok emindim ki yüzyıllardan beri birlikte yaşamış, dindaşlık yapmış insanlar ayrılamazlar. Yalnız, imparatorluğun yarattığı birtakım yanlış anlamaların unutulabilmesi ve nihayet birlikte yaşamış bu insanların birbirlerini anlayabilmesi için belli bir zamanın geçmesi lazımdı. Bu günün henüz gelmiş olduğuna itiraf ederim ki kani değilim. Fakat o dediğim gün gelecektir. 

- İşte bu hakiki güneşin doğduğu günü anlamak için, biz ve dostlarımız, güneşi saymayanların haksız baskılarından ilham almak için daha fazla beklememeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti gayet açık konuşmak mecburiyetindedir. Ben söylüyorum ki, İslam âlemi, Suriye milleti ve devleti tamamıyla ve kesinlikle bağımsız olmalıdır. Bunu, burada söylediğim gibi, Fransızların ve dünyanın önünde tekrar etmek, benim için şeref ve zevktir. Bizim, Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir mevcudiyetten asla korkusu olmadığı içindir ki, ben bu sözleri böyle açıkça söylüyorum.

-Ben makul olmayan bir şeyi hayatımda asla düşünmedim. Dünyanın, insanlığın, hakiki mantıklı gördüğü bir şeyi, hangi millet olursa olsun, bir takım makul olmayan ve adi çıkarlar peşinde koşarak onu yapmamaya girişirse, ben, kuvvet kullanmadan onların mağlup olacağına eminim.

-Fransız hükümeti aklını başına toplasın. Daima Türkiye Cumhuriyeti’nin arzu ettiği şey, Suriye’nin bağımsız bir İslam devleti olmasıdır. Fakat Fransızlar bunu istemiyorlar. Suriye’yi kıskıvrak ellerine almak istiyorlar. Fransızlar bizimle ve Suriyelilerle dost olurlarsa, elbette daha iyi olur. Fransızlar Suriyelileri adam yapmak istiyormuş. Fakat önce kendileri adam olsunlar. Suriyeliler zeki, modern ve nazik insanlardır. Fransızların terbiyesine ihtiyaçları yoktur.   

-Bütün kabahat Osmanlı İmparatorluğu’ndadır. Balkan Harbi sonunda Gelibolu’da idim. Ben Talat Paşa’ya teklif ettim. “Suriye’ye, Irak’a bağımsızlık veriniz,” dedim. Talat Paşa “bunu başkasına söyleme, seni asarlar” dedi. Fakat yapılacak şey bu idi. Eğer yapılsa idi, Türkiye, Suriye ve Irak, ki zaten kardeştirler, bugün daha samimi kardeş olacaklardı, bağımsız Türkiye, Suriye ve Irak... Belki çok karmaşık şeyler oldu. Suriyelileri, Iraklıları yanlış yollara sevk eden durumlar oldu. Fakat artık bunlar değişti. Fransızlarla, İngilizlerle, herkesle dost olalım; fakat benliğimizi kaybetmeyelim. Onlar da artık bizim varlığımızı, değerimizi anlasınlar, bağımsızlığa hürmet etsinler. Onlar bizi köle olarak kabul ederlerse, bundan elbette memnun olunmaz. Emir altında olamayız. 

-Ben makul olmayan şeyleri kabul etmemiş olmakla iftihar ederim. Bir Fransız generali gelsin, bütün bir millete hükmetsin. Suriyeliler henüz olgun değilmiş. Fransızlar acaba ne zaman olgun olmuşlardır? Tarih ne yazık ki, yanlış anlaşılmıştır. Suriyeliler mükemmel şekilde medeni iken, acaba Fransızlar ne durumda idi? Daha birçok sorunlarımız vardır. Fakat ve ne yazık ki, bunların ortaya konulması için kuvvet lazımdır. Biz kuvvet yapabiliriz. Türkiye kuvvetini kurmuştur. Suriye mükemmel şekilde kuvvet yapabilir. Fakat Suriyelilerin ellerini kollarını bağlamışlar. Çözünüz onları, koparınız o bağları! Biz Türkler, sizi seven dostlarınız. Tabii bu sorunları diplomatik kanalla takip edeceğiz. Fakat onlar bize galebe çalamazlar. 

-Ben ve hükümetim Suriye’nin bağımsızlığını istiyoruz. Eğer Fransızlar engel olursa, Fransızlara da söyleyecek sözlerimiz vardır. Ona da kefilim. Suriyelilerin ordusu yoktur. Fakat bizim ordumuz yeter. Söz veriyorum: İcap ederse girerim ve sonra yine çıkarım. Dilerim ki, buna mecbur olmayalım. Kesinlikle bırakamam. Suriye’yi terk etmek istemiyorlar. Fakat terk edeceklerdir. Siz Suriye’yi yönetenler! Bir kere tutununuz, ordu yapınız. Kokmayınız. Bir şey yapamazlar. Kuvvet kullanmazsanız, her şeyi yaparlar. Bundan emin olunuz.

KAYNAK: Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları.

18 Kasım 2014 Salı

Savunma Sanayimizin İlk Bombacısı Şakir Zümre






Uçak bombaları yaptık, yabancılara sattık...

Yerli Seyir Füzesi SOM, yerli akıllı bombalar. Hiç düşündünüz mü, 1920'li, 30'lu yıllarda bir Türk sanayici uçak bombası yapıyordu. Hem de bunları ihraç ediyordu.Şakir Zümre'nin müthiş girişimciliği ile başlayıp sonu hüsranla biten ibretlik hikayesi..

Savunma sanayi alanında üretim yapan, Türkiye'nin ilk ve en büyük özel sektör fabrikasının temelleri 1925 yılında İstanbul, Haliç'te atıldı. Fabrika, Türk girişimci Şakir Zümre tarafından ve tamamı yerli sermaye ile kuruldu.

Fabrikanın kurucusu Şakir Zümre, 1885 Varna doğumludur. Bulgaristan' daki Türkler içinde Avrupa''da eğitim görebilme olanağı bulan ilk Türk gençlerden biridir. Varna''a ilk ve ortaokulu bitirdikten sonra lise ve yüksek eğitimini Cenevre''e tamamladı. 1908'e Cenevre''e hukuk fakültesinden mezun oldu. Birinci Dünya Savaşı''da, Varna Türk milletvekili olarak Bulgar Parlamentosu' da bulundu. Ve o yıllarda Sofya''a görevli bulunan, Türk Askeri Ataşe, Yarbay Mustafa Kemal Bey (Atatürk) ile yakın arkadaşlık kurdu.

İSTİKLAL MADALYALI SANAYİCİMİZ


Şakir Zümre ile Atatürk arasında Sofya'da başlayan yakın arkadaşlık ve dostluk, Türkiye'nin Ulusal Bağımsızlık Savaşı yıllarında da artarak devam etti. Mareşal Fevzi Çakmak'ı' yakın akrabası olan Şakir Zümre, Anadolu'da bağımsızlık savaşı veren ulusal güçlere, yurt dışından silah ve cephane göndererek, imalat-ı Harbiye" konusunda uzman, usta ve teknisyen bularak hizmet etti. Bu hizmetlerinin karşılığında TBMM tarafından İstiklâl Madalyası ile ödüllendirildi.

Büyük zaferin kazanılmasından ve cumhuriyetin ilanından sonra Bulgaristan' dan ayrılarak Türkiye'ye geldi. Atatürk'ün uygun görmesiyle Türkiye'nin savunma sanayinde ilk özel sektör fabrikasını kurdu.

Şakir Zümre uzun yıllar Türk ordusunun gereksinimi olan silah ve cephanelerin üretimini yaptı. Şakir Zümre Bulgaristan' dan getirilen yabancı usta ve teknisyenler ile ilk yapıma başlamış ve kısa bir süre sonra fabrikada yerli işçi ve usta yetiştirmeyi başarabilmişti. Ve 30'lu yıllarda artık fabrikanın tüm personeli Türkler'den oluşmaktaydı. Fabrikanın çalışmaları ise artık çok daha geniş bir alana yayılmıştı.

Türk ordusunun Hava Kuvvetleri'nin ilk cephane gereksinimleri Şakir Zümre Fabrikası tarafından üretilmiştir. Bu bombalara ait kullanma biçimleri Şakir Zümre Fabrikası'nın teknik ekibi tarafından projelendirilerek "tarifnameleri" hazırlanmış ve 1939 yılında kitap olarak Şakir Zümre tarafından yayımlanmıştır. Türk ordusuna ait İmalat-ı Harbiye Fabrikaları, Şakir Zümre Fabrikası ile müşterek silah üretimi ve revizyonlar yapmıştır.

İLK YERLİ UÇAK BOMBALARI

Türk Hava Kuvvetleri'ne ait ilk bombardıman uçaklarının kullandığı ilk bombalar Türk malıdır ve büyük bir bölümü Şakir Zümre Fabrikası'nda üretilmiştir. 100 kg, 300 kg, 500 kg, ve 1000 kg .'lık uçak bombaları ve çeşitli yangın bombaları bu fabrikada seri olarak üretilmiştir.

Türk Deniz Kuvvetleri'nin gereksinimi olan çeşitli boylardaki su bombaları ve cephaneler de fabrikanın seri üretimleri arasındadır. İlk Türk denizaltı su bombaları da bu fabrikada üretilmiştir.


Türk Kara Kuvvetleri'nin gereksinimi olan silah ve cephaneler, eğitim bombaları, işaret ve aydınlatma fişekleri ve bu fişekleri ateşlemeye yarayan silahlar Şakir Zümre Fabrikası'nın en çok ürettiği ürünlerden olup el bombasından top kamasına ve çeşitli çaplarda kara mayınlarına değin, Türk ordusunun gereksinimi olan çeşitli cephaneler, bu fabrikada Türk teknisyen ve ustalar tarafından yapılmıştı.

Şakir Zümre Fabrikası çeşitli ülkelerden siparişler almış ve yurt dışına da üretimler yapmıştır. İhracat yaptığı ülkelerden kimileri Yunanistan, Bulgaristan, Polonya ve Mısır'dır. Yunan ordusunun "bomba" gereksinimini karşılamak üzere 1937 yılının Şubat ayında Yunanistan'la yapılan 1,5 milyon liralık "iş sözleşmesi", Türkiye'de büyük bir ekonomik zafer olarak değerlendirilmiş ve gazetelerimizin birinci sayfalarında önemli haberler arasında yer almıştır:

Harp Sanayimizin Büyük Bir Zaferi... Yunanistan bizden 1,5 milyon liralık bomba satın alıyor" başlığıyla bildirilen haberde, dönemin Yunanistan Başbakanı General Metaksas'ın şu sözlerine de ver verilmektedir:

"Bombaların iyiliğine olduğu kadar, ne bizim tarafımızdan Türkiye'ye ne de Türkiye tarafından bize karşı kullanılmayacağı na da itimadımız vardır."

UÇAK BOMBALARINI POLONYA SATIN ALDI

Şakir Zümre Fabrikası'nda üretilen uçak bombaları Alman saldırısı karşısında, hava kuvvetlerini güçlendirmek amacıyla Polonya tarafından da satın alınmıştır.

Türk Savunma Sanayi Tarihi'nde önemli ve şerefli bir yere sahip olan bu fabrika, ülkemize çok büyük ve unutulmaz hizmetlerde bulundu.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın yokluklarla dolu yıllarında, ordumuzun silah ve cephane gereksinimini karşılayabilmek için yoğun bir biçimde çalıştı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında fabrikada çalışan işçi sayısının 2 bine çıktığı zamanlar olmuştu. Bu yıllarda fabrikanın en büyük sorunlarından biri, uluslararası ulaşım yollarının kapalı ve abluka altında olması dolayısıyla fabrikanın hammadde, teknik alet ve makine gereksinimlerinin karşılanamamasıydı.

MARSHAL YARDIMLARI ONU BİTİRDİ

İkinci Dünya Savaşı'nın bitmesi ve Türkiye'ye yapılan Amerikan silah yardımlarından sonra Şakir Zümre Fabrikası savunma sanayi üretimlerine son vermek zorunda kalmıştı. Bu tarihten sonra tarım aletleri, pik malzemeden yapılmış sıhhi tesisat malzemeleri, elektrik kofraları gibi ürünlerle üretimine devam etmiştir. İş Bankası kumbaraları, Şakir Zümre'nin uzun yıllar ürettiği ürünlerden biriydi
. Türk özel sektöründe üretilen, mazotla çalışan, 5 beygir gücünde ilk motor da Şakir Zümre Fabrikası'nda üretilmiştir.

"Şakir Zümre" adını bir marka biçimine getiren ve Türk halkının belleğinde iz bıraktıran, üretmiş olduğu ünlü Şakir Zümre sobalarıdır. Bu sobalar, Türk halkının sosyal sınıflarının zevk ve gereksinimine göre üretilmişti. Zonguldak, Zümre, Ağaçlı, Alman, Çiftlik ve Köylü modeli bir Şakir Zümre soba klasiğidir. Halk arasında "kuzine" denilen fırın olarak da kullanılabilen soba en çok ilgi gören modellerden biriydi.

Fabrika, 1946 Haziranı'nda anonim şirkete dönüştürülmüş, kurucusu Şakir Zümre'nin 16 Haziran 1966'da yaşamını yitirmesinden sonra 1970 yılında kapatılmıştır.
Haber Kaynağı: Türk Savunma Sanayi

11 Kasım 2014 Salı

Mustafa Kemal’e Çeşitli Saldırılar Üzerine Bazı Düşünceler



   İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi 1920
Vildan Sevil
Cumhuriyet, bu topraklar üzerinde, dünyada esen Aydınlanma ve Ekim Devrimi rüzgârının etkisiyle bir İslam toplumunda kuruldu. Ancak her toplumsal yönetim gibi o da dünyanın ve ülkenin nesnel koşullarının gerektirdiği, elverdiği ölçüde başarılı oldu. Devrimi yapan  burjuvazi  olmadığı için,  demokrasi  ayağı topal kaldı, baskıcı yanı ağır bastı.

M. Kemal, yiğit, anti-emperyalist ve bilimsel düşünceye inanmış bir ulusal kurtuluş savaşı önderiydi. Ölüm yıldönümünde, Mustafa Kemal’i, bu özellikleriyle, saygıyla, sevgiyle anıyorum.

Bugün, cumhuriyetin kazanımları ve önder olarak M.Kemal, eleştiri sınırlarını çok aşan bir saldırı altında. Bunu, haksız ve acımasız buluyorum.

Saldırının asıl kaynağının; kapitalizmin bu son evresinde, paranın, silahın, gücün ve onu besleyecek, yaşatacak olan postmodern ideolojinin rahat dolaşımını ve egemenliğini sağlamakta, ülkelerin sınırlarını kendi çıkarları doğrultusunda yeniden çizmek istemesinde olduğunu düşünüyorum.

Kapitalizm, bu amacı doğrultusunda, özellikle Yakındoğu ve Ortadoğu’da, dinsel, mezhepsel, etnik çatışmaları alabildiğine kullanıyor; koca bir coğrafyayı kan gölüne çeviriyor. Bu yolla, anti-demokratik yönetimlerle ya da diktatörlüklerle ezilmiş halkların inançlarını, etnik yapılarını, “Özgürlük, kurtuluş, insan hakları” vaatleriyle kendi güdümüne alıyor.

Emperyal güçlerin, dinsel ideolojiye ve dinsel eğitime de şiddetle gereksinimi var. Onlar için teknolojiyi geliştirecek eğitim şimdilik yeterli. Tevekkül eden  yığınlar yaratmanın, çağı yorumlayacak felsefe ve bilimden, düşünceden uzaklaştırmanın en denenmiş ve kolay yolu ise dinsel ideolojiyi, onun dayattığı yaşam biçimini egemen kılmaktır. Böylece rahat güdümlenen, gönüllü köleler ve sürülerden oluşmuş toplumlar yaratmayı amaçlıyor Yeni Dünya Düzeni.

Cumhuriyet kurulurken, M. Kemal, bağımsızlığı, Batı’da gelişen uygarlığa ulaşmayı, dinin yerine bilimselliği egemen kılmayı amaçlıyordu. Bunların ne kadar gerçekleştiği, izlenen yol ve yöntemler,  tartışma ve eleştiri dışı olmamalı elbette. Buna karşın, dünya egemenlerinin, M.Kemal ve cumhuriyete saldırısının altında yatan asıl nedenin, yapılan yanlışları sürekli öne çıkarmak suretiyle halkları kışkırtmak ve cumhuriyeti var eden amaçları unutturmak amacıyla yapıldığını da görmezden gelemeyiz. Asıl amaç, anti-emperyalist bir başkaldırıyı ve bilimciliği unutturmaktır. Çünkü YDD’nin buna gereksinimi vardır.

Cumhuriyet döneminde yapılan yanlışlar nedeniyle kökleşmiş tarihsel ezilmişlik ve çekilen acılarla kalıtsallaşan duyguların etkisiyle bu tuzağa düşmek, tüm halklar için yeni acıların doğumuna neden olacaktır. Bu yanlışları,  gerçekçi değerlendirmemek, yadsımak ise şoven duyguları, düşmanlıkları körükleyen bir yaklaşımdır. Ezilenlerin kurtuluşu, birbirine düşmanlıkla değil, birlikte savaşımla başarılabilinir.

M.Kemal ve cumhuriyete  saldırının amacı yukarda belittiğimiz gibi olmasaydı eğer, cumhuriyetin göreceli kazanımları her alanda  geri alınmaz;  yerine küresel egemenlerin buyrukları doğrultusunda yapılanma ve dinsel gericilik konmazdı. Halkların barışçıl ve kardeşçe yaşama koşulları yaratılır; düşmanlıklar körüklenmez; toplumun enerjisi barışa ve üretime, yoksulluktan kurtulmaya yönlendirilirdi.

Diğer yandan, nesnel bir M. Kemal ve cumhuriyet dönemi eleştirisi için  gericiliğin iktidarına sığınılmaz, onun peşine takılınmazdı. 1968 kuşağının yaptığı gibi tarihten ders çıkarmayı amaçlayan nesnel eleştiri daha da geliştirilirdi. Elbette, bugünlere gelinmesinde, cumhuriyeti yalnızca burjuvazinin çıkarlarını gözeterek, ilerici düşünceleri cezalandırarak, ezerek yönetenlerin rolü çok büyüktür. Bu gelişmelere tepki olarak, bu yanlışların hâlâ sürdürülmesinin, çeşitli renkleriyle kendilerini Kemalist, Atatürkçü olarak ifade edenlerin, kişiye tapıncı getiren biçimsel sahiplenmelerinin ve sola düşmanlığının da aynı derecede anti-emperyalist ve bilimci özden uzaklaştıran, itici bir yaklaşım olduğunu  belirtmek gerekiyor. Bu bağlamda, iki ucun da vardığı noktanın, küresel egemen güçlerin ve gericiliğin ekmeğine yağ sürdüğünü görmezden gelemeyiz. Ağıtların, tapınç nidalarının ve posterlerin yani  biçimsel sahiplenmelerin bugüne kadar yarar sağlamadığı artık anlaşılmalıdır.
Kemalizmin, Atatürkçülüğün, cumhuriyet tarihi boyunca iktidar hırsları ve çıkarları uğruna çeşitli kılıklara sokulup kullanıldığı da bir gerçektir. Buna karşın, hâlâ tek bir Kemalizm ve Atatürkçülük olmadığı, anti-emperyalist ve aydınlanmacı yanına sahip çıkan güçlerin varlığı, M.Kemal’in tarihsel bir kişilik olarak önemi  unutulmamalıdır. Eleştirel bakışta, bu gerçeği atlamak, Yeni Dünya Düzeni’ne karşı savaşım veren güçleri zayıflatır. Böyle düşünen Kemalistler de, YDD’nin dayatmalarını ve ona karşı olan güçleri iyi saptayıp dostça birlikteliklere açılmalıdır.

M.Kemal, başlangıçta  bağımsızlığı  savununurken ve ''Ben, manevî miras olarak hiç bir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır.'' derken samimiydi.  

“İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat (yol) uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın buyurduğu ve istediğini yapmak insan olmak için yeterlidir.” derken de samimiydi. Sonraki gelişmeleri de dünyanın ve ülkenin o günkü gerçeklerinden kopararak değerlendirmek, bizleri yeni yanılgı ve tuzaklara düşürür.
Bugün, tarihi ve günümüzü kavrayabileceğimiz gerçekçi, nesnel çözümlemelere ve  insanlığın düşmanlarına karşı çok  geniş birliktelikteliklere şiddetle ihtiyacımız var.


Unutmayalım ki hepimiz tarihin öznesiyiz.

 10.11.2012
  Vildan Sevil

2 Kasım 2014 Pazar

Şehit Ögretmen Neşe Alten

 

 

ŞEHİT ÖĞRETMEN NEŞE ALTEN’İN HEYKELİ DİKİLSİN. O HEYKEL ÖĞRETMENLERİMİZİN VATAN SEVGİSİNİN SİMGESİ OLSUN!



Cihan Dura


“Ben öğretmenim. Bayrağımın dalgalandığı her yere giderim.”

Siz Tekirdağ'lı Neşe öğretmenin öyküsünü bilir misiniz?

Bugün, hükümetimizin kendisiyle müzakere yürütme teslimiyetine düştüğü katilin işlettiği yüzlerce cinayetten biridir bu. Bizzat kendi verdiği emirdir.

Neşe Alten 1993 yılında eğitim fakültesinden mezun oldu, aynı yıl ataması yapıldı Diyarbakır'ın, Bismil ilçesine. Neşe öğretmen daha 22 yaşındaydı ve cıvıl cıvıl bir kızdı.

Ataması, Bismil ilçesine çıkınca ailesi gitmemesi için baskı yaptı, yalvardı ona, ama o: " Bayrağımın dalgalandığı her yere giderim" diyerek kararlı olduğunu bildirdi.

Babası çaresiz, “seni yalnız başına gönderemem” dedi ve kızıyla birlikte gitti Bismil'e. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ona tayininin Çavuşlu köyü ilköğretim okulu olduğunu söyledi.
Köye ulaştılar. Okul denen bina neredeyse bir ahırdan farksızdı. Camlar, sıralar kırılmış duvarlar boyasızdı. Köy muhtarına gitti Neşe Öğretmen. “Yardım edemeyiz” yanıtını aldı. “Ücretini ben karşılarım, usta bul”, dedi. Muhtar tamam, dedi. Tam üç aylığına mal olmuştu. Ama olsun, okul, okul olmuştu.
Neşe Öğretmen tam bir ışık kaynağıydı. Dersler başlamış, keyfine diyecek yoktu.

Ve 1993 yılının o uğursuz 26 Ekim akşamı…
 Neşe öğretmen yorgun argın evine gelmiş, babasıyla yemek yiyecekti. O akşamki rızık bir kaç tane sivri biberdi. Yanında yoğurt ve ekmek...
Derken, kapı sert bir şekilde yıkılırcasına çalınır. Baba, “kim o” der. Dışarıdan biri seslenir: "Açın, köydeniz. Neşe öğretmene bir şey soracağız”.
Kapı açılır ve karşılarında silahlı iki hain belirir.

Türkçeyi iyi konuşan biri babasına sertçe bir tokat atar ve gürler: "Biz kamuoyuna açıklama yapmadık mı? Baskıcı TC'nin hiç bir öğretmenini, Kürdistan'a, önderliğin emriyle sokmayacağız, demedik mi ulan?"
Arkadaki hain silahını çeker ve babanın şakağına dayar, tetiği çeker.

Neşe öğretmeni saçlarından tutup sürükleyerek köyün dışına götürürler. Ağıza alınmayacak sözler söyleyerek önce sol göğsüne 5 mermi, sonrada sağ göğsüne 5 mermi sıkarlar.
Neşe Öğretmen oracıkta şehit düşer.

Ey Millet!...
Unuttuk mu Neşe Öğretmeni?
Hep unutmaktan değil mi, bütün bu başımıza gelenler?
Gelin, Neşe Alten’in heykelini dikelim. O bize unuttuklarımızı hatırlatsın:
Vatan sevgisini, bayrak sevgisini, millet sevgisini…
Ve ülkenin bölünmez bütünlüğünü…
Atatürk’ü!...

KAYNAK: Şu kaynaktan, bazı eklemeler ve düzeltiler yaparak aldım: https://www.facebook.com/sarkoy?fref=photo#!/photo.php?fbid=10152582715448962&set=a.10150411474383962.364120.781553961&type=1&theater