8 Ağustos 2014 Cuma

Selefilik ve IŞİD







Kelime anlamıyla selef, öncekiler, önde olanlar demektir. Halef ise sonradan gelenler. İslami anlamını ise Buhari ve Müslim’de yer alan şu hadisten alırlar:
“En hayırlı nesil; benim dönemimde yaşayanlardır. Sonra onları izleyenler, sonra onların ardından gelenlerdir”
Hadiste belirtilen ve en hayırlı görülen ilk üç kuşak “selef” olarak adlandırılır ve Selefiler bu ilk üç kuşağın, öncelikle de sahabenin izinde olduklarını ifade ederler.  Bu üç kuşak; Ashab, Tabiin ve Tebe-i Tabiin. Yani Muhammed’in zamanında yaşayan Müslümanlar,  onların yakınları, onları görenler  ve onlardan sonra gelen ilk kuşak, çocukları-torunlarıdır. Sonradan gelenlerin, yani haleflerin bidatlar edindiğine ve şirke bulaştıklarına inanırlar. Sonradan gelenler olarak dışlananların içine mezhep kurucuları da dahildir, Tasavvufçular da. Hatta Tasavvufçular şirke batmış olarak görülür. Mezhep kurucularını dışlamakla beraber, Selefiliğin kökeni Hanbeli mezhebine, imam Ahmed bin Hanbel’e dayanır ve Ibni Teymıyye’nin yolunda giderler.  Son olarak da 19. Yüzyılda Vahhabilik adıyla ortaya çıkan akımın kurucusu Muhammed bin Abdulvehhab’ı imam olarak tanırlar. Selefiler dünün Vahhabileridir, günümüzde Vahhabi ismini kamufle edip kendilerini Selefi olarak  tanıtmaktadırlar.
Selefileri ve Vahhabiliğin yeni adı Selefiliği anlayabilmek için tarihi kökenlerini bilmek ve şu dört ismi, Ahmed bin Hanbel, İbni Teymıyye, Muhammed bin abdulvehhab’ı  ve Seyyid Kutub’u iyi tanımak gerekir.

Selefiliğin Tarihi Kökeni

Hanbeli mezhebinin kurucusu imam Ahmed bin Hanbel 780 yılında Bağdat’ta doğdu, 855 yılında Bağdat’ta öldü. Aklın öne çıkarılmasına ve bunun öncüsü olan Mutezile mezhebine karşı çıkan Hanbel “Kur’an’da ve hadislerde belirtilenlerin dışında bir şey lazım değildir, onlar yeter” düşüncesi doğrultusunda hareket etti. Kendi döneminde Hanbelilik yaygın olmakla beraber günümüzde pek fazla takipçisi kalmadı. Ancak mezhepsizlikle suçlanmamak için günümüzün Vahhabiler kendilerini Hanbeli mezhebinden tanıtmaktadırlar.

Selefiliğin kökeni  1263’de Harran’da doğan İbni Teymıyye’ye dayanır.  İbni Teymıyye Hanbeli mezhebinde yetişti. Ancak daha sonra kendine has uç fikirlerle ortaya çıktı. Mezhepleri eleştirdi, Tasavvuf’u İslam dışı saydı, İbn Arabi’yi ve onun görüşlerini benimseyen mutasavvıfları açıkça kafir ilan etti.  Allah’ı insan biçimli kabul etmesi ve ehli Sünnet inançlarına saldırması sapıklık olarak nitelendi ve Mısır’da hapse atıldı. Kur’an’da Allah’ın eli, yüzü, gözü, bacağı, tahtı gibi ifadeleri müteşabih olarak gören Ehli Sünnete karşın Teymıyye bunları hakikat olarak öne sürdü.  Gerçekten de ayet ve hadisler değerlendirildiğinde Teymıyye’nin bu konuda dayanaklarının güçlü olduğu görülür. Ancak devir Allah’ın insan ya da başka bir biçimde maddi varlık olarak görülmediği ve tasavvur edilemeyeceğine inanıldığı dönemdir, o yüzden Teymıyye’nin gökteki tahtında oturan Allah düşüncesi bile büyük tepki görür. Halbuki ayetlerle sabittir. Ancak bu ayetler Ehli Sünnetçe müteşabih olarak nitelenir.

Muhammed bin Abdulvehhab 1703 yılında doğdu. Gençliğinde Selefilik görüşünü araştırdı ve benimsedi. Şirk gördüğü inançlara karşı çıktı ve bazı sahabelerin mezarlarını yıktırdı. Kabile şefliği yaptı, çevre kabileleri birleştirdi ve yağmacı çetelerden oluşan düzensiz bir ordu  kurdu. Hac kafilelerini yağmaladı ve güçlendi. Böylece ilk Suudi devletinin temellerini attı. Osmanlı’ya karşı isyan başlattı ve savaş ilan etti.  1792 yılında öldükten sonra Vahhabiler Osmanlı’ya karşı savaşlarını devam ettirdiler. Şiilerin kutsal mekanı Kerbela’yı basıp tahrip ettiler. Mekke ve Medine’ye saldırdılar. 1802 yılında Hicaz topraklarını ele geçirdiler. Sonrasında süren savaşlarda kurdukları Suudi Krallığı 2 kez kurulup yıkıldı ve yeniden Osmanlı’ya geçti ama 1. Dünya savaşıyla birlikte bugünkü Suudi Arabistan Devleti 3. Kez kuruldu. Vahhabilik Arabistan’da egemen oldu ve Muhammed bin Abdulvehhab’ın soyundan gelenler Arabistan’da günümüze dek hükmettiler.

1906-1966 yılları arasında yaşayan Mısırlı Seyyid Kutub’un, El-Kaide’nin ideolojisine zemin hazırladığı iddia edilir. Kutub’a göre;  tevhide dayanarak biçimi ne olursa olsun yeryüzünün her köşesinde beşerî rejimlere ve düzenlere başkaldırmalı, yeryüzünde Allah’ın hâkimiyetinin yeniden yürürlüğe konulabilmesi için insan egemenliğine son verilmesini amaçlamalıdır. Kutub iki toplum olduğunu iddia eder. İslam toplumu ve Cahiliye toplumu. İslam olan toplumların çoğu da Kutub’a göre cahiliyedir ve Cahiliye toplumlarının İslam toplumuna dönüştürülmesi için beşeri sistemlere karşı savaşılmalıdır. Bu görüşler cihadi Selefilik olarak nitelenir ve El-Kaide ile diğer Cihadçı Selefilerin ideolojisinin temelini oluşturur. Seyyid Kutub,  İhvan yani Müslüman Kardeşler teşkilatındandı ve devlet başkanına suikast girişimine dahil olmaktan 10 yıl ağır hapis cezası yedi. 1964’de hapisten çıktı ama bir yıl sonra tekrar darbe hazırlığı iddiasıyla tutuklandı ve 1966’da idam edildi.

Günümüzde Selefilik

Günümüzdeki Selefiliği 2 ayrı kategoride değerlendirebiliriz. Suudi Selefiliği ve Cihadi Selefilik.  Asıl gövde ve güç Suudi Vahhabiliğidir.
Cihadi Selefiliğin ilk örneğini Afganistan’da Taliban iktidarı döneminde gördük. 1988’de SSCB’nin Afganistan işgaline karşı mücadele amacıyla kurulan Usame Bin Ladin’in El-Kaide örgütü, ABD desteğiyle büyüdü ve sonrasında terörist bir yapılanmaya dönüştü. İslam ülkelerinde halifelik kurulması  amacıyla eylemler yaptı. Gerçi Taliban’ı Selefilikten ayrı tutmak gerektiğini ve Diyobendi olarak tanımlanan cemaate bağlı olduğunu belirtelim ama pratik olarak Selefilerle aynı kulvarda sayılır. Selefi olmadığı halde Selefilerle güç birliği yapan ve onlara destek veren irili ufaklı birçok örgüt ve cemaat vardır. Irak’ta kurulan IŞİD de bu tür bir yapılanma ile ortaya çıkmıştır. Tümüyle Selefilerden oluşmayıp aralarında Sünni mezheplerden olan çeşitli ülkelerden katılımcılara sahiptir. Ama temel yapı olarak dünyada “Irak El-Kaide’si” olarak bilinir.

IŞİD – Irak ve Şam İslam Devleti

ABD’nin Irak İşgali sırasında , Ebu Musab Zerkavi tarafından kurulan  Cema’at el-Tevhid örgütü bombalı intihar eylemleriyle kendini tanıttı. 2004 yılında El-Kaide’ye bağlılığını bildirdi ve bundan sonra Irak El-Kaide’si olarak anıldı. Binlerce sivilin öldürüldüğü bombalı katliamlar gerçekleştirdi. 2011’de Mısır’daki Arap Baharı hareketinde şeriat çağrısıyla kendisi gösterdi. Ve ardından Suriye’de yaşanan olaylarda rol aldı. El Nusra Cephesi’nin katılımıyla örgüt büyük güç kazandı. Örgütün lideri Ebubekir El Bağdadi,  2013’te El-Kaide’de ayrıldığını duyurarak IŞİD’in kurulduğunu açıkladı. Katar ve Türkiye’den silah ve para yardımı aldığı iddia edilen IŞİD’in Irak’taki yapılanmasının merkezinde Saddam döneminin BAAS kadrosu var. Suriye’deki gücü 6-7 bin kişi olan IŞİD’in Irak’ta 10 binden fazla milise sahip olduğu tahmin ediliyor.

* Irak Şam İslam Devleti diye Türkçeye çevrilen örgütün İngilizce adı: The Islamic State in Iraq and the Levant (ISIS). BBC’nin haberine göre, ISIS’teki “s”lerden biri Arapça (İngilizce) “al Sham”a tekabül ediyor. Bunun anlamı da Suriye, Şam ya da Levant (Doğu Akdeniz Ülkeleri) olabilir. BBC, örgütün küresel cihat kavramından hareketle, sözcüğün Doğu Akdeniz olabileceğini ifade ediyor.
* Cengiz Çandar da örgütün adının anlamını şöyle açıklıyor: “El Devle el-İslamiyye fi’l Irak ve eş-Şam” adlı örgütün baş harfleri okunduğunda Irak, Arapça ‘ayn’ ile yazıldığından, kısaca “Da’iş” diye telaffuz ediliyor. Şam, Osmanlı döneminin “Bilad eş-Şam”ını. Yani “Şam Ülkesi” anlamında. Yani, Suriye’yi ifade ediyor.

Suriye’de Esad’ı yıkma arzusuyla destek verilen, beslenip büyütülen terör örgütü, şimdi istilacı, katliamcı bir komşu devlete dönüştü ve NATO’nun gündemine girdi. “Komşularla sıfır sorun” hedefiyle gelen Dışişleri Bakanı Ahmed Davudoğlu, IŞİD’le birlikte cumhuriyet tarihinin en başarısız dışişleri bakanı olarak dibe batmış oldu. İstifa kültürüne  sahip olmayan bir hükümetin bakanından sebep oldukları bu durum karşısında istifa gibi erdemli bir davranış beklemek hayal kırıklığı olur. Gezi direnişçilerine terörist diyebilecek kadar alçalan ama yarattıkları canavarın elindeki rehineleri kurtarma bahanesiyle aleyhinde tek kelime bile edemeyen, hatta düşman olmadıklarını söyleyebilecek kadar gafilleşenler, belki de amaçladıkları sonuca erişmenin gizli sevinci içindedirler. Ve sonraki hamlelerin hesabı içindedirler. Bunun doğru olup olmadığını gelişmeler gösterecektir.

Haber Kaynağı: Bilimsel Felsefe
Serdar Kaangil

Birinci Tura İki Kala



Vildan Sevil


Görülen o ki onca yazıp çizmeye, tartışmaya karşın CB seçiminde nasıl oy kullanacağımıza dair bir ortak tavır geliştirilemedi.

Gerek salt iktidar/diktatör karşıtı, gerekse sistem karşıtı farklı muhalif güçler, toplumda çoğunluğu oluşturmalarına karşın Gezi Direnişinde gördüğümüz o görkemli birlikteliği başaramadılar.

Diktatör, seçimi almak için her yolu kullanmaya devam ediyor. Yurt dışında yaşayanlara VİP uçak bileti ve halka dağıtılan her türlü rüşvetten  tutun da on binlerce fazla oy pusulası basımına kadar…

Bu seçimin birinci amacının, adaylar içlerine sinmese de diktatörün seçimini önlemek olduğu konusunda muhalafetin çoğu birleşiyor.

Bu durumda yapılması gerekenleri şöyle sıralamak akla yakın geliyor:

- Öncelikle sandığa gitmek, varsa kendine yakın adaya oy vermek.

- Hiçbiri uygun görülmüyorsa boş oy pusulasına seçimin adaletsizliğini, kendimizi ifade eden bir aday bulunmadığını vb. sözleri yazarak geçersiz oy kullanmak. Daha önce getirdiğim boş oy önerisinden, pusulaları şeytanın doldurabileceği uyarıları nedeniyle vazgeçiyorum.

- Yapılan hesap kitap sonucu, sandığa gitmediğimiz takdirde, diktatörü rızamızla ilk turda baş tacı edeceğimiz anlaşıldı.

Bu durumda boykot doğrudan onun işine yarayacak.

Boykot, devrime hazır toplumlarda, sistemi sallayacak, değişime uğratacak koşulların olgunlaştığı dönemlerde kuşkusuz kullanılacak bir yöntemdir. Sistemin dayattığı parlamentoculukla demokrasi oyununun reddi anlamına gelir ve  muhalif güçlerin, halkın, eskisinin yerine konulacak sisteme talebini, umudunu, inancını gerektirir. Çok küçük bir azınlığın yaptığı boykotun, toplum nezdinde bir değeri ve etkisi olamadığı gibi bu seçim sisteminde, bu öncülükten çok uzak varlığımızla diktatörün oy arttırımına neden olur.

-Eğer ikinci tura geçilebilirse diktatörün karşısında kalan kim olursa olsun ona oy vermek gerekir.

Kısa bir süre için, bu lanet sömürücü sistem, bizleri bir süre daha oyalamak amacıyla kendine uygun adaylar sunsa da politikaları, dünya görüşleri bir yana, Demirtaş’ın ve İhsanoğlu’nun kişilik özellikleri, psikolojik yapıları açıktır ki padişah taklitçisiyle kıyaslanamaz. Bu olumlu farkları gözardı etmek haksızlıktır.

En büyük tehlike bertaraf edilir, yeni dönemde derin bir nefes alıp muhalif güçlerin akılları başlarına gelir de derlenip toparlanılırsa ne âlâ…

Yine başarılamaz, sistemin ve küresel güçlerin seçeneklerinden medet umulursa yeni başkanın kısa sürede alaşağı edileceğini ve yeni diktatörlerin yaratılacağını bilelim. Kapitalizmin işleyişi böyle.

Oyunu biz kurmuyoruz. Bu dağınıklıkla oyuna müdahale edemiyor, “Oynamıyoruz” bile diyemiyoruz; desek de kendi çalıp kendi oynayan, esamesi okunmayanlar durumundayız.  Ne yazık ki ancak verilen rolü oynamaya mahkum ediliyoruz.

Seçim bir dönüm noktası. Ya yapımcı, yönetmen olmaya karar vereceğiz ya da ezile ezile figüranlığa devam edeceğiz, giderek bu coğrafyanın kan gölünde boğulacağız.

Şimdilik başka seçenek görünmüyor.

07.08.2014

Vildan Sevil



7 Ağustos 2014 Perşembe

Çin ve ABD Arasındaki Süper Güç Savaşı



Ters Açı 1923









ABD ve AB ülkelerinde sanayi üretiminin maliyeti 20. yüzyılının sonlarına doğru çok yükseldi. İşçilerin sendikalar aracılığı ile ücretlerini yükseltmesi, ayrıca sağlık sigortalarının işverene daha pahalı gelmesi, özel sektörü yeni arayışlara itti. Yeni çözüm gayet basitti. Stratejik olmayan ve az kazanç getiren sanayi mamullerinin üretiminin iş gücü ucuz olan başka ülkelere kaydırılmasıydı. Yeni üretim merkezleri geri kalmış, demokrasisi zayıf ve sendikal organizasyonları güçsüz olan ülkelerden seçilecekti.

ABD ise ileride kendisine potansiyel rakip gördüğü Çin'i yeni fason üretim merkezi seçti. Taktikleri ise her zaman gibi bir taşla birçok kuş vurmaktı. Çin'e yaptıkları yatırımlarla finans sektörünü kontrol altına almak istiyorlardı. Olay kontrol dışına çıkarsa, ABD'nin yan kuruluşları gibi çalışan Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, BM ve diğer örgütler baskı yapmak için devreye sokulacaktı. Böylece yatırım yaptıkları ülkenin iplerinin zamanla ellerine geçmesini umuyorlardı.

Çin başlangıçta gönüllü olarak bu işe aday oldu. Sermaye yetersizliğinden sabırla önceleri kendine dayatılan taktikleri kabul ettiği izlenimini verdi. Diğer taraftan ülkesinde özel olarak seçtiği öğrencileri 1980 senelerinin başlangıcından itibaren büyük sayılarda üniversite eğitimi almak için batıya yolladı. Ülkesindeki eğitim seviyesini yükseltip, kaliteli işçi gücünü artırttı. 1978 yılında Çin nüfusunun % 80 den fazlası fakirlik sınırının altındaydı. 2010 yılı sonuna doğru bu rakam % 20 lere kadar geriledi. 1980 yıllarında ihracat oranı çok düşük olan ülke,2010 yılı sonunda yaklaşık 1,600 trilyon dolar tutarında ihracat yaptı. Ayrıca Çin’in ABD’ye karşı ticaret fazlası 200 milyar doların üzerindeydi.

Amerikalı ünlü ekonomist Paul Krugman, Çin’in lehine ticaret fazlasının ABD için bir milyondan fazla çalışanın işini kaybetmesine neden olduğunu belirtti.

Çin bir süre sonra ABD hazine kâğıtlarına yatırım yapmaktan da büyük ölçüde vazgeçti. Bunun yerine bu parayı alt yapısını hızlı şekilde inşa etmek için harcamaya başladı. Ayrıca enerji alternatiflerini çeşitlendirmek için değişik ülkelerdeki enerji projelerini, gerekli alt yapıyla beraber finanse etmeye başladı. Bunları yaparken enerji güvenliğine de dikkat etmeye başladı.

Örnek olarak Çin petrol ihtiyacının % 10 dan fazlasını karşılayan İran ile bir petrol rezervi için 100 milyar dolarlık anlaşma imzaladı. 2011 yılı sonuna göre karşılıklı ticaret hacmi 40 milyar dolara ulaştı. Ayrıca İran’ın askeri teknolojilerini geliştirmesi için alt yapıyı sağladı. Bu Çin’e gelecek enerjinin güvenliği açısından önemliydi.

Çin son senelerde Afrika kıtasında yatırımlarını 40 milyar doların üzerine çıkarttı. Bu rakamlarla ABD, Çin’in gerisinde kaldı. ABD ve AB ülkeleri bu kıtada yatırım yaparken, tarihten gelen efendi rollerini ellerinden bırakmadılar. Bunun dışında finansman getirdikleri ülkelerin iç işlerine karışmak için şartlar dayattılar. Böylece Afrika ülkelerinin Çin’e daha sıcak bakmalarını sağladılar. Balıklama bu oluşuma atlayan Çin, böylece BM’de 53 üyeden oluşan Afrika kıtasının ülkelerinin büyük çoğunluğunun da siyasi desteğini garantilemiş oldu. Çin - Afrika işbirliği formu FOCAC 2000 yılında 48 Afrika ülkesinin işbirliğiyle kuruldu.

Çin özellikle Sudan, Angola, Nijerya ve diğer ülkelerdeki yatırımlarını arttırdı. Bu yatırımlar daima eldeki dolar para birimi ile yapıldı. Enerji rezervleri kadar, bu ülkelerin alt yapıları güçlendirildi. Ulaşım, iletişim ve son zamanlarda savunma sanayileri gibi.

Çin-Afrika ticaretinin 2010 hedefi 100 milyar dolar civarındaydı. Kısacası bir yandan bu ülkeler gelecekte Orta Doğu petrol ülkelerine olan bağımlılığa karşı büyük bir alternatif idi.( ABD petrol ihtiyacının % 20 sinden fazlasını, Çin ise son verilere göre % 25 den fazlasını Afrika ülkelerinden sağlamaktadır.) Ayrıca Afrika kıtası ucuz hammadde kaynağı olarak da herkesin iştahını kabartıyordu. Fakat son senelerde Çin bu ülkeleri kendi iç pazarı haline dönüştürmeye başladı. Daha şimdiden ABD ve AB ülkelerinle ileride doğacak çıkar çatışması yüzünden, ileride ticaret hacminin kademeli şekilde azalacağının farkındadır. Bu yüzden Afrika ülkelerini yeni pazarı olarak hazırlama işlemlerini hızlandırdı. Bundan ise en çok rahatsız olan taraflar da AB ve ABD oldu.
Üzücü olan taraf ise ülkemizin Afrika kıtası ile olan ticaret hacminin çok düşük olmasıdır.

Çin’in Afrika kıtası dışında yaptığı ilginç anlaşmalardan çeşitli örnekler vermeye devam edelim. Ekvator’daki hidroelektrik santralının finansmanına yardım, Bolivya’daki telekomünikasyon uydu projesine kredi, Jamaika alt yapı çalışmaları için kredi, Burma’ya doğalgaz boru hattı projesi, Hindistan’ın en zengin işadamlarından Anil Ambani’ye 3 milyar dolarlık kredi gibi örnekleri çoğaltabiliriz.

Çin, Rusya ile yaptığı petrol anlaşmasındaki ilk boru hattının yapımını tamamladı. Sibirya ve Daking kenti arasındaki petrol nakli işi böylece başladı. Proje 2014 yılında tamamen bittiğinde boru hattının uzunluğu 4700 km. olacak. Bu hat üzerinden 20 yıl süresince, günde 300 bin varil petrol sevk edilecek. Maliyeti 25 milyar doları bulması beklenen projenin büyük kısmı Çin tarafından finanse ediliyor.

Ayrıca tamamlanan Orta Asya Çin doğalgaz hattından alınacak doğalgaz için Türkmenistan ve Özbekistan ile gerekli anlaşmalar yapıldı. Bu hatta şimdilik yıllık 17 milyar metreküp olan sevkiyat, 2012 yılında 30 milyar metreküp, 2015 yılında 65 milyar metreküp civarında gerçekleşecek. Çin böylece Rus Gazprom şirketi ile arasındaki anlaşmadaki fiyat uyuşmazlığı yüzünden gerçekleşmeyen sevkiyata bir alternatif buldu. Rus şirketi bin metreküp için 400 dolar istiyordu. Türkmen gaz şirketi ise bin metreküp için 250 dolara anlaştı. Bu da Rusların pazar gücünü kaybetmesine neden oldu. Rusların Türkmenlerin gazı Avrupa’ya sevk etmesine mani olmak isteyeceklerini bilmek için, falcı olmaya lüzum yok.
Tabi ki Küresel Sermayede Çin’in boru hatlarını kendi finans etmesi ve ihtiyaçlarını direk olarak, kimseyi karıştırmadan becermesinden dolayı son derece rahatsızdır.

Çin 2000 li senelerin başlamasıyla, uyguladığı eğitim programının da meyvelerini her dalda almaya başladı. Tarım alanında çeşitli yeni tohumlar yetiştirildi. Bilgi sektöründe “ Fangzhou”, “Longxin” çipleri geliştirildi. Dünyada şimdilik en hızlı bilgisayar olan Tianhe-1 üretildi. Kendi navigasyon sistemini daha ileri seviyelere getirmek için 2020 senesine kadar 35 uydu yollanması düşünülüyor. Böylece ABD, GPS tekelinin yıkılması düşünülüyor. Radara yakalanmayan J-20 savaş uçağı, uzay uçuşu ve hızlı tren projeleri de dünyada Çin’in yeni hedefini ortaya koydu. Süper güç olmak. Fason üreticisi olan bir ülke sabırla yaptığı çalışmalar sonunda her sahada yeni teknolojiler üreten bir ülke oldu. Ekonomi kadar, askeri gücü de çok hızlı gelişti.

Çin’e gelen hammadde ve mamullerin %40 kadarının Aden körfezinden gelmesi, ülkenin deniz kuvvetleri gücünü ve çeşitli silah teknolojilerini öncelikle çağa uygun hale getirmesini zaruri kılıyor.

Çin’in belirttiği rakamla 2010 askeri bütçesi 80 milyar dolaylarındadır. ABD’li uzmanlara göre 150 milyar civarlarındadır. Bunun dışında birçok projede gizli olarak yürütülmektedir.

Çin güçlendikçe kendine dayatılan bağımlılık yaratacak modeller yerine, ülkesine ve kültürüne uygun bağımsız bir melez ekonomik model oluşturdu. Bu model yerel koşulları uyan, üretimi teşvik eden, kamu kuruluşlarını kuvvetlendiren ve yeni teknolojilerle uyum sağlayacak bir şekilde gelişti. Ayrıca Çin ülke ihracatını yerel koşullara göre, kendi kurumlarınla belirlediği kurallarla düzenleyince Küresel Sermayenin yatırımları da tehlikeye girdi.

Kısacası ülkenin menfaatleri her şeyin üstünde tutuldu. 2010 yılı sonu rakamlarıyla Çin'in büyümesinin hızla bir şekilde devam etmesi, milli gelirinin yükselmesi ABD ve AB'nin planlarının kesin bir şekilde bozulmasına neden oldu. Kısaca diğer adıyla Küresel Sermaye Çin'i kontrol edemiyordu. Bunun sonucu olarak gizli savaş şeklinin hızlıca değiştirilmesi gerekiyordu. Savaşın yeni alanı enerjiydi. Büyüyen Çin’in yumuşak karnı enerji açığıydı. 

Yeni orta sınıfın devamlı büyümesi, insanların yaşam şeklini değiştirmesine neden oldu. Bisiklet ülkesi birden dünyanın en büyük otomobil pazarı oldu. Her sene büyüme devamlı enerji tüketiminin artışını da beraberin de getirtti. Petrol tüketimi de bunun başında geliyordu. Yapılan araştırmalara göre 2030 yıllarda dünya petrol tüketiminin % 80 ini ABD ve Çin tüketecek. Bu da petrol fiyatların artışına neden olacak. Bu gelişim en çok ABD’yi etkileyecek. 

Şimdilik savaşın en önemli cephesi Orta Doğu gözüküyor. ABD petrolünün % 10-12 arasına bu bölgeden karşılıyor. Fakat AB, Japonya ve şimdilik Çin buraya bağımlı gözüküyor. Sadece Çin petrol ihtiyacının % 50 sinden fazlasını bu bölgeden karşılamaktadır. Yapılan anlaşmaların DOLAR cinsinden olması için ABD’nin bölgeyi askeri olarak kontrol etmesinden geçmektedir.

Çin 2012 yılı verilerine bakıldığında dünyanın en büyük ikinci ekonomisi konumundadır. Uzmanların yaptığı yeni değerlendirmelere göre 2030 yılına kadar birinci sıraya yükselecektir.

ABD bunu engellemenin yolunun başının İran’ı bölmekten geçtiğini düşünmektedir. İran, Çin’in petrol ihtiyacının % 14 ünü karşılamaktadır. Çin, İran’la yaptığı ticari anlaşmalar ve gizli savunma teknolojileri transferiyle bu ülkeyi güçlendirmektedir. İki ülke de şu anda anahtarın İran olduğunu bilmektedir. Türkiye ise istemediği bir menfaat çatışmanın ortasında kendisini erken bulmuştur. ABD kendi çıkarları gereğince BOP projesini devreye sokmak istemektedir. Eğer bu proje başarıyla sonuçlanırsa ileride Türkiye’nin tarihten gelen Asya Müslüman ülkeleri üzerindeki etkisi canlandırılmak istenecektir. Çin de bunu İran vasıtasıyla engellemek istemektedir. Ayrıca iki tarafta tarihin derinliklerinde kalan Talas savaşında Karluk, Yağma, Çiğil Türklerinin ve Abbasilerin birleşerek, Çin’in Asya’da ilerlemesini bitirip, durduklarını çok iyi biliyorlar. Ayrıca ABD’nin, Pakistan ve Afganistan üzerinden Taliban güçlerini Çin’in Uygur bölgesine yönlendirme çalışmaları başarısız olmuştur.

ABD’nin esas korkusu 2030 yılından itibaren Çin, Hindistan, Pakistan ve diğer Şanghay ülkelerinin aralarında ortak pazar oluşturmasıdır. Bu da “DOLAR” İmparatorluğunun sonu demektir. Bizim gibi insanlar bu verileri bu kadar değerlendiriyorsa, iki ülkenin kurumları ve düşünce kuruluşları ne senaryolar hazırlamaktadır. Başka bir deyişle bir ipte iki cambaz oynamaz. Bundan sonra sahneye konacak oyunları başka yazılarda paylaşmak ümidiyle...

İlk yayınlanma tarihi  03-01-2012