19 Şubat 2015 Perşembe
Türk Eğitim Sistemi Fulbright Komisyonu İle Esir Alındı.
26 Şubat 1946 Kahire Anlaşmasından hareketle Türkiye'de 27 Aralık 1947 Anlaşması gereğince bir komisyon kurulmuştur. Komisyonun adı 'Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu' (Fulbright)dur. Bugün öğrenci değişimi adı altında faaliyet gösteren bu komisyon, T.C.Hükümeti tarafından sağlanacak paralarla finanse edilecek, eğitim programının idaresini kolaylaştırmak için tesis edilmiş bir kurum olarak Türkiye Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümetleri tarafından tanınmıştır.
Bu anlaşmanın 5. Maddesine göre: Komisyonun 4'ü T. C. vatandaşı ve 4'ü Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olmak üzere 8 kişiden oluşmaktadır. Bunlara ek olarak ABD'nin Türkiye'deki diplomatik heyetinin başı(ABD büyükelçisi) komisyonun başkanıdır. Alınan, alınacak olan kararlarda oy hakkına sahiptir. Komisyon karar ve davranışlarında ABD Dışişleri Bakanı'na karşı sorumludur. Komisyonda oyların eşit oluşması durumunda kesin oyu misyon şefi, Amerikan büyük elçisi verecektir.
Komisyon, tıpkı Amerikan askerî üstlerinde olduğu gibi; Türk Hükümetinin himayesinde, her türlü Türk denetiminin dışında, Türk Eğitimi hakkında araştırma yapması, bilgi toplaması, gerekli Amerikan memurlarını uzman ve araştırmacı olarak okul, üniversite ve Bakanlıklara yerleştirmesi, eğitim müfredatlarının belirlenmesi ve benzeri faaliyetlerini kolaylaştırmak amacını gerçekleştirmek için oluşturulmuştur. Türk hükümetine bu komisyonun çalışmalarını kontrol ve denetleme hakkı dahi verilmemiştir.
Bu komisyonun milli eğitime ilan edilen ilk etkisi 1962 yılında Amerikalı uzmanlarca geliştirilen, 1968 yılında aynı uzmanlarca bir sefer daha gözden geçirilen İlkokul Müfredat Programı'dır. Aynı dönemlerde 5 milyondan fazla ilkokul öğrencisi ABD'nin üretim artığı bayat yiyeceklerle zehirlenmiş, daha da ötesi o günlerde Türkiye'de gençlik içerisinde yükselen Amerikan düşmanlığını yok etmek ve gönderdikleri barış gönüllüleri ile Amerika'yı benimsetmek çabası da olmuştur. 1994 yılında kurulan Milli Eğitimi geliştirme komisyonunun da 60 üyesinden 40'ı Amerikalı uzmanlardır.
1946'dan bugünlere adım adım içi oyulan ve bugünde son darbeyi vurdukları Milli Eğitimimiz Fulbright komisyonlarıyla, bugünlerde de bu komisyona ilaveten AB'li uzmanlar tarafından da dönüştürülmüştür. Fulbright komisyonunun ortadan kalktığına dair herhangi bir ilan ya da açıklama olmadığına göre halen faaliyet gösteriyor. Bizlere de gayrı milli eğitimin kaynağını net bir şekilde göstermiş oluyor.
Son yıllarda ise AKP'nin eğitim alanında, bu komisyonun yaptığı çalışmaları kendisine örnek aldığını gözlemliyoruz. Yaptıkları planlar doğrultusunda kendi Dindar nesillerini yetiştirmek için, 4+4+4 sistemini kanunlaştırdılar. Burada hedefin genelde sorgulamayan bir neslin yetiştirilmesi olduğu anlaşılıyor. Yeni eğitim sisteminde ülkemizi bağımsızlığa götüren Atatürk ilkelerinin kademeli olarak ders kitaplarından kaldırıldığını görüyoruz.
ABD+AB’nin hedefinin ileride ülkemizde, Devleti siyasi bağımsızlığa götürecek kadrolarının yetiştirilmesini önlemek olduğunu biliyoruz. Bulunduğumuz coğrafyadaki hammadde kaynaklarını işlersek, ekonomik ve mali bağımsızlığımızı kazanacağız. Bu da Küresel Sermayenin diğer ülkeleri sömürmeye alışık politikasını derinden yaralayacak. Senelerce uyguladıkları taktikleri değiştirerek aynı oyunu sahneye koymaya devam ediyorlar.
Eskiden IMF ve Dünya Bankası üzerinden bizi borçlandırıyorlardı. Diğer bir deyimle borcu borçla kapattırıyorlardı. Son yıllarda ülkemizde ele geçirdikleri Bankalar ve Sigorta şirketleri aracılığıyla, doğrudan halkı borçlandırıyorlar. Amaç Türkiye’de üretime dayalı bir ekonominin kurulmasını önlemek. Memleketimizde yaşayan insanların işsizlik sayıları verilen rakamların çok üstünde. Bunun dışında Kredi Kartları ile borçlandırılan milyonlarca insanımızın icrada bekleyen dosyaları başka kâbus.
Şimdi eğitimi neden yanlış yönlendirdikleri bir nebze anlaşılmıştır. Borçlu ve işsiz insanların mali özgürlükleri olmazsa, o ülkenin de bağımsızlığı olmaz.
Haber Kaynağı: İnternet
1 Şubat 2015 Pazar
YABANCILARA TOPRAK SATIŞI ÜZERİNE GÖZLEMLER (2014)
| Cihan Dura |
Milli servetimizin yarısı yabancıların eline geçti.
Bizler bu ülkenin çok çalışan, az kazanan
mülksüz ve borçlu kölelerine dönüştük.
Aykut Erdoğdu (Maliyeci, CHP Milletvekili)
Türkiye’de yabancılara toprak satışı hakkındaki gözlemlerimi[i]
sürdürüyorum. Biliyoruz ki, gerçeklerin bulunması gözlem gerektirir.
Gerçekler de önce mevcut sorunları, ardından bunlara en doğru çözüm
yollarını gösterir.
Satışlar,
aracı şirketler, zararlar, satış yolları, toprak kiralama, doğrudan
yatırım, müşteri ülkeler… Gözlemlerim sırasıyla bu olgular üzerine
olacak.
‘***’
Türkiye’de Cumhuriyet’ten günümüze (1923-2003), 80 yılda 425 yabancıya 11 milyon m2 toprak satılmıştır. Bun karşılık 10 yıllık AKP döneminde (2003-2013) 112 000 yabancıya 136 milyon m2 toprak satılmıştır. Bugün Türkiye’de gayrimenkul sahibi yabancı uyrukluların sayısı 110 bini geçmiş bulunuyor.
Gayrimenkul
sektöründe özellikle kentsel dönüşümle başlayan hareketlilik
Mütekabiliyet yasasıyla birlikte hızlandı. Yabancıların Türkiye'den
gayrimenkul alımı önemli oranda ivme kazandı. 2012'de toplam 13.500
taşınmaz satılırken, bu sayı 2013 yılında 21.700'e ulaştı.
Ne
yazıktır ki başlıca kusurlarımızdan biri ölçüsüzlüktür. Bu kusurumuz,
birçok alanda görülebilir; örneğin yabancıya toprak satışında da: Devlet
olarak kendi topraklarımızı, daha doğrusu vatan topraklarını satmakta
dünyada neredeyse başı çekiyoruz! Nutuk’taki “bedhah”lar yine bir araya
gelmiş, Vatan dediğimiz, uğruna şehitler verdiğimiz kutsal toprakları
parsel parsel satarak dünyalık kazanıyorlar. Alıcılar ise genellikle
sömürgecilikten sabıkalı olan ülke yurttaşları… Gerçekten, Türkiye
gayrimenkul piyasası, Avrupa’da en cazip ikinci pazar sayılıyor. ABD’nin
borsa ve iş çevrelerinin gazetesi Wall Street Journal’a göre
ise, Türkiye’nin emlak piyasası “Dubai, Çin ve Estonya’dan sonra
dünyanın en iyi performans gösteren dördüncü piyasası... İstanbul’daki
lüks konut fiyatları Londra veya Manhattan’a göre kat kat ucuzmuş. Orta
Doğu ve Avrupa’dan alıcılar, fiyatların çekiciliğinden etkilenerek kente
akıyormuş. Başta Boğaz olmak üzere İstanbul’un çeşitli yerlerinki lüks
konut projeleri dikkat çekiyormuş.
‘***’
Ve biri yabancı, diğeri yerli iki firma… Türkiye’nin topraklarını satarak para kazanıyorlar: Coldwell Banker, Ağaoğlu İnşaat… Elbette daha niceleri var, bir aracı şirketi daha kaydedeyim: Nissa İnşaat… Yönetim Kurulu Üyesi Turgut Demiroğlu öğünerek açıklıyor:
“Bahçeşehir’de dikey villa konseptiyle hayata geçirilen ‘Nissa O2
Residence’ yabancı yatırımcının ilgisini çekmeye devam ediyor.
Gayrimenkul sektörünün durgun olduğu bu dönemde özellikle yabancı
yatırımcı tarafından yoğun ilgi gören projede, geçen hafta Birleşik Arap
Emirlikleri’nden ve Amerika’dan gelen iki yatırımcıya toplam 21 milyon
TL’lik satış yaptık. Son 6 aydır yabancı yatırımcıyla yürüyoruz.”
‘***’
Yabancıya toprak satışı öyle sanıldığı gibi basit bir alış veriş ya da ticaret olayı değil. Türlü etkileri, zararları var. Bunları bir makalemde inceledim[ii].
Pek çok muzır olayla karşılaşıyoruz. İşte biri daha: Köylümüz
topraksızlaşıyor! Daha önce değindim: Fethiye’nin Yeşilüzümlü
beldesi…Tütün üretimi bitmiş. Arazilerin bir kısmı İngilizlere satılmış.
Yaklaşık 400’e yakın İngiliz villa yaparak yerleşmiş durumda. Artık,
slogan şu: “Eskiden araziler bizimdi, yabancılara sattık. Şimdi onlara hizmetçilik ediyoruz.” Bu bana Kenya Cumhurbaşkanı Jomo Kenyatta’nın (1894 – 1978) ünlü sözünü hatırlattı (bir farkla: Türkiye’de kitabın yerini Dolar aldı): “Avrupalılar
geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız
vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi
açtığımızda baktık ki İncil bizim elimizdeydi. Topraklarımız ise onların
elinde!”
Yanlış
tarım politikaları yüzünden Türk çiftçisi borç batağında. Girdi
fiyatlarının yükselmesi ve ürün fiyatlarının düşük seyretmesi borçlarını
kapatmak için çiftçileri toprak satışına zorluyor. Örneğin Trakya’nın
en büyük köyü olan, Tekirdağ’daki Seymen köyünde, köylünün elinde
bulunan 100 bin dönümlük arazi 20 bin dönüme düşmüş bulunuyor. Köylüler
toprakları satın alanları tanımadıklarını ifade ediyor. Genellikle
dışarıdan gelerek tarla satın alıyorlar. Ne için aldıkları, yatırım için
mi başka amaç için mi bilinmiyor.
‘***’
AKP hükümeti Türkiye’de yabancıya toprak satışını artırmak için elinden geleni yapıyor. Oturma izninin uzatılması, askeri bölgelerin satışa açılması, tarımda şirketleşme gibi uygulamalar da dolaylı olarak aynı sonucu veriyor. “2B arazileri” ile kentsel dönüşüm de bunlardan biri… Bir ara Antalya Defterdarı’nın “2B
arazileri için ek başvuru süresi verildiği, "2B arazisi kullanıcısı
vatandaşlarımızın sunulan fırsatlardan yararlanması kendi
menfaatlerinedir" şeklindeki beyanatını gazetelerde okumuştum. Bilindiği gibi, 2B
arazilerinin satış ve iadesi ile ilgili 6292 sayılı Kanun 26 Nisan 2012
tarihinde yürürlüğe girdi. Bu tarihten beri satış işlemleri devam
ediyor. Tabiî bu satışlara yabancılara yapılan arazi satışları da dahil
bulunuyor.
İkinci
olarak, yabancılar büyük şehirlerdeki kentsel dönüşüm projeleriyle
özellikle ilgilenmektedir. Kentsel dönüşümün lokomotifi ise İstanbul;
3'üncü köprü, 3'üncü havalimanı gibi büyük projeler vasıtasıyla
yabancıya gayrimenkul satışında öne çıkmış bulunuyor.
Öte
yandan yabancılar yalnız ikamet amacıyla değil, yatırım amacıyla da
konut talep ediyor. Özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinden gelenler
Antalya'yı, Araplar Karadeniz ve Marmara bölgelerini tercih ediyorlar.
‘***’
Son yılların önemli eğilimlerinden biri de toprak kiralama…
Şöyle ki, dünyada birçok şirket ve ülke, kendi arazileriyle yetinmeyip
diğer ülkelerden arazi kiralayarak veya satın alarak üretim yapma yoluna
gidiyor. Son rakamlara göre dünyada 200 milyon hektardan fazla alan bu
şekilde küresel şirketler veya bazı ülkeler tarafından kiralanmış veya
satın alınmış bulunuyor.
Batılı
ülkeler özellikle Afrika’da tarım arazisi kiralama yarışında. Bu yarışa
Türkiye de katıldı. Sudan’la yapılan anlaşma, uzun vadede 780 bin hektar
(7 milyon 800 bin dönüm) araziyi hedefliyor. 99 yıllığına kiralanacak
arazilerde “özel” şirketler üretim yapacak, Burada yetiştirilen ürünler
ağırlıklı olarak Türkiye’ye ithal edilecek. Bu işlem M. Cabas’ın işaret
ettiği gibi şu bakımlardan anlamlı: Söz konusu arazilerde Türk
çiftçisi değil, Sudan çiftçisi üretim yapacak ve kazanacak. Türkiye’de
değil, Sudan’da üretilen ürünler Türkiye’de pazar bulacak. Bu, zaten
perişan durumda olan Türk çiftçisinin iflası, tarım arazilerimizin
üretim dışı kalması ve yabancıların bu arazilere çöreklenmesi anlamına
gelmiyor mu?
‘***’
Doğrudan yatırımlar
da ev sahibi ülke arazisinin yabancıların eline geçmesi sonucunu
doğuruyor. Bir örnek olay vereyim, gazete haberi, özetliyorum: Silifke
OSB, Çinli ve Alman yenilenebilir enerji firmalarının yer taleplerine
çözüm arıyor. İlçenin rüzgâr ve güneş enerjisi yatırımlarına elverişli
olduğunu belirten OSB yönetimi 204 dönümlük iki arazi için yetkilerden
onay bekliyor. Hedef yabancı yatırımcıların istedikleri boyutlarda bir
parsel oluşturup marka bir yatırımı bölgeye çekmek. Genişleme alanı var.
2 B’den doğacak parseller devralınmaya çalışılıyor.
‘***’
Ülkemizden en fazla gayrimenkul satın alanlar 36 bini aşkın müşteri ile İngilizler… Bunları sırasıyla Almanlar ve Ruslar izliyordu. 2013 yılında Ruslar atak yaparak İngiliz ve Almanları geride bıraktı.
Almanlar her zaman ilk üçtedir. Bir kez daha dikkat çekmeliyim ki, Almanların, yalnız Antalya, Alanya değil, bir de Batman sevdaları olduğu anlaşılıyor: Batman’da
2 milyon 71 bin metrekare alana tekabül eden 244 taşınmaz satın
aldılar. “Acaba bu sevda, Batman ve Raman havzasının çok verimli ve
kaliteli petrol yataklarına sahip olmasıyla ilişkili olabilir mi” diye
bir kez daha sormaktan kendimi alamıyorum.
Türkiye
son yıllarda Arap zenginlerinin de hücumuna uğradı desem, yeridir.
Karadeniz'den güneye kadar her yerde tapu sahibi oluyorlar. Bundan,
mütekabiliyet yasası ile gayrimenkul fiyatlarının Dolar olarak düşmesi
sonucunu veren kur artışının önemli rolü olduğu söylenebilir. Arap
plasmancılar Türkiye’de öncelikle İstanbul’u (Boğaz’daki yalı ve
villaları) tercih ediyorlar. Sapanca Gölü çevresi de tercihleri
arasında... Bursa’ya, Doğu Karadeniz, özellikle de Trabzon’a da ilgileri
artmış bulunuyor. Ege ve güney kıyıları da Arap plasmancıların
gözdelerinden. Arap turistler satın aldıkları daireleri kiraya da
veriyor, örneğin Bursa’da. Arapların, gelecek yıllarda yapacağı
yatırımlarla Bursa sanayisinde de yer alacakları öngörülüyor. Bu arada
dev holdinglerin uzun süredir peşinde olduğu Zeytinburnu ambarlar sitesi
arazisi de Arapların mülkiyetine geçti. İstanbul Nakliyat Ambarları İşletme Kooperatifi’ne ait
arazi Suudi Arabistanlı Al Qemam Holding’in Türkiye’deki yatırım
şirketi Akzirve Gayrimenkul tarafından 245 milyon dolara satın alındı.
Araplarla
ilgili bir diğer gelişme de İstanbul’daki Sevda Tepesi… Boğaz’ın bu
cennet köşesi birkaç yıl önce Suudi kralına satıldı. Ardından Tayyip
Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yönetiminde olduğu TÜRGEV’e bağış
karşılığı, imara açıldı. Ancak yürütme durduruldu. Görüşüm odur ki, pes
etmezler; AKP iktidarda oldukça yine bir yolunu bulur, amaçlarına ererler.
Sıra geldi İsrail’e: Toprak deyince, karşımıza İsrail mutlaka çıkar. Bu ülke ile ilgili olarak daha önce iki noktaya dikkat çektim: Bir, “Türkiye’deki
ekili alanların önemli bir bölümünün, Iğdır Ovasının tamamının, Harran
Ovası’nın yarıdan fazlasının İsrailliler tarafından satın alındığı”
söyleniyor. İki, “Karacahisar köyünün, termik santralin yapılacağı
yerden Bodrum’a kadar olan arazi bir İsrail firması tarafından satın
alınmış.” AKP hükümeti mütekabiliyet ilkesini kaldırmadan önce, İsrail doğrudan alım yapamıyordu; artık önünde bir engel kalmadı.
İsrail
vatandaşları AKP döneminde Türkiye'de rekor düzeyde toprak alımı yaptı.
Kaynak Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce: İsrail vatandaşları 1
Kasım 1923 - 18 Mayıs 2012 arasında Türkiye’de 40 adet parsel edindiler.
Bunların büyüklüğü yaklaşık 12 dönümdü. Ancak mütekabiliyet yasasından
sonra rekor düzeyde alım yaparak 57 adet parsel daha satın aldılar. Son
iki yılda alınan taşınmazların büyüklüğü ise yaklaşık 59 dönüm olarak
gerçekleşmiş bulunuyor.
‘***’
Yaptığım bu gözlemlerden ulaştığım bazı bulgu ve sonuçları şöyle kaydedebilirim:
- Türkiye yabancıya toprak satışı konusunda dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri haline gelmiştir. Bu bir “ifrat”tır.
-
Yabancıya toprak satışının pek çok sakıncası var, bunlardan yeni biri de
“köylünün topraksızlaşması”dır. Dolayısıyla tarımsal üretimi azaltıcı
bir etkisi daha olduğu anlaşılıyor.
-Araştırmacılar,
yabancıların Türkiye’den toprak alımında siyasi faktörün rolü üzerinde
önemle durmalıdır. Örneğin, Trakya’da tarımsal alanları satın alanların
kim oldukları, ne amaçla alım yaptıkları hususunda belirsizlikler, soru
işaretleri vardır.
-
Yabancılar topraklarımızı kentsel dönüşüm, tarımda şirketleşme, 2B gibi
çok çeşitli yollardan ele geçiriyor. Araştırmacıların, çalışmalarında bu
kanalları hesaba katmaları,her birinin üzerinde ayrı ayrı durmaları
gerekmektedir.
- Bir
yanıt bekleyen husus da şudur: Türkiye’de tarım kesimi bunca sorun
yaşarken, AKP hükümeti neden yurt dışında, Sudan’da tarım alanı kiralama
yoluna gitmiştir?
-
Türkiye’den toprak satın alan ülkelerden özellikle İngitere, Almanya ve
İsrail’in amaçları üzerinde durulmalı, bunların alımları ciddî bilimsel
analizlere konu olmalıdır. Bu alımlarda siyasal amaç gütme olasılığı
yüksek görünüyor.
[i] Gözlemlerimi, Aralık 2013 ve Kasım 2014 tarihleri arasında yayınlanmış olan Akşam, aktifhaber.com, Aydınlık, Cumhuriyet, Dünya, emlakkulisi.com, Habertürk, Millî Gazete, Yeni Mesaj, Yeniçağ gazetelerinin Internet sitelerinde yer alan haber ve makalelerden faydalanarak yaptım. Makale yazarları şunlardır: Şenay Büyükköşdere, Murat Cabas, Derya Eğrican Güleç, İmdat Şahin.
[ii] Cihan Dura, Yabancıya Toprak Satışının Ağır Maliyetleri, http://cihandura.com/diger-yazilar/204-yabanciya-toprak-satiinin-air-malyetler.html
6 Ocak 2015 Salı
TOMTAŞ – Türkiye’nin İlk Uçak Fabrikasının Öyküsü
Türkiye
Cumhuriyeti kurulduğunda, Türk Hava Kuvvetleri yalnızca 3 bölükten ibaretti.
Bölükler İzmir, Afyon ve Bandırma’da idi. Bir Deniz Hava Bölüğü de İzmir’de
bulunuyordu. Havacılık alanında yaşanan gelişmelerin oldukça gerisinde
kalmıştık. 1. Dünya Savaşı sırasında tüm dünyada 165.000 (yüz altmış beş bin)
uçak üretilirken, Osmanlı Devleti’nin envanterine topu topu 300, Alman Paşa
Bölükleri de dahil edilirse 450 uçak girmişti.
Bağımsızlığını
kazanan genç Türk Cumhuriyeti’nin egemenliğini sürdürebilmesi ve düşman gözleri
ülkeden uzak tutması için güçlü bir hava kuvvetine sahip olması mutlak bir
zorunluluktu. Cumhuriyet’i kuran önderler ve aydın kesim gerek 1. Dünya Savaşı,
gerekse Milli Mücadele sırasında bu gerçeği görmüşlerdi. Atatürk, “İstikbal
göklerdedir. Göklerini koruyamayan uluslar, yarınlarından asla emin olamazlar!”
sözüyle bu gerçeğin altını çiziyordu.
Atatürk’ün direktifleri doğrultusunda gerek
askeri ve gerekse sivil havacılığa Cumhuriyet’in kuruluşundan başlayarak büyük
önem verilmeye başladı. Bunun ilk adımı, gerekli personelin eğitim için yabancı
ülkelere gönderilmesi, yabancı ülkelerden öğretmen getirilmesi ve modern
uçaklar satın alınmasıydı. Bir sonraki adım ise 16 Şubat 1925 tarihinde kurulan
“Türk Tayyare Cemiyeti” oldu. Başlıca gelir kaynakları Tayyare Piyangosu
(bugünkü Milli Piyango), zekat, fitre ve kurban derileri, çeşitli imtiyazlar ve
Türk halkının yaptığı bağışlar olan Türk Tayyare Cemiyeti yalnızca üç ay içinde
yurt genelinde 100 şube açtı. Yapılan bağışlarla orduya kazandırılan uçak
sayısı 1936’da 300’ü geçecekti.
Ne var ki
tüm bu gelişmeler yine de yetersizdi. Güçlü ve bağımsız bir devlet olmak,
ayakları yere basan bir dış politika yürütmek için güçlü bir orduya sahip
olmak; güçlü bir orduya sahip olmak için ise ulusal bir savaş sanayine sahip
olmak gerektiğini Atatürk çok iyi özümsemişti. Kendi silah sanayini
geliştirmeyen bir ülke, diğer ülkelerin insafına kalmış demekti. Bu
düşünceyi Atatürk’ün, “Fakat aynı zamanda sanayimizi de güzelleştirmek,
geliştirmek zorundayız. Eğer sanayi konusunda hoş görür olmaya devam edersek,
endüstri ürünleri yönünden, yine dış ülkelere haraç vermek zorunda kalırız” sözlerinde
çok rahat görebiliriz.
Birinci
Dünya Savaşı’nın sonucu, Almanya açısından tam bir felaket olmuştu. Tüm
pazarlarını kaybettiği yetmiyormuş gibi, bir de ABD, İngiltere ve Fransa gibi
diğer emperyalist ülkelerin sırtına yüklediği ağır antlaşma şartlarının
zorluklarıyla boğuşuyordu. 28 Haziran 1919’da Paris’te imzalanan Versaille
Barış Antlaşması şartlarına göre zorunlu askerlik kaldırılmış ve Alman
ordusunun mevcudu 100.000 asker ile sınırlandırılmıştı. Üstelik Almanya’nın
denizaltı ve savaş uçağı üretimi de yasaklanmıştı. Almanya’ya yalnızca motor
gücü 180 beygiri aşmayan ve ancak eğitim ya da sivil amaçlı uçak üretme izni
verilmişti.
Savaştan
önce dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olan Almanya’nın büyük silah
şirketleri, şimdi Versaille Antlaşması ile bağlandıkları bu zincirden bir
şekilde kurtulmanın yolunu aramaya başlamışlardı. Antlaşma koşulları gereği
artık Almanya’da üretim yapamazlardı. O halde geriye kalan tek çözüm,
üretimlerini yurtdışında sürdürebilecekleri ülkeler bulmaktı. Birinci Dünya
Savaşı’nda Almanya’nın müttefiki olan Türkiye, bunun için en uygun
adaylardandı.
Türkiye’nin İlk Uçak Fabrikası Kuruluyor
Almanya’nın ünlü uçak üreticisi Junkers
de (Junkers Flugzeug und Motorenwerke AG) dış ülkelerde üretim yapma
olanaklarını araştıran büyük Alman silah şirketlerinden biriydi. 1895 yılında
Hugo Junkers tarafından gazla çalışan cihazlar üretmek amacıyla kurulan
Junkers, 1912 yılında ilk aerodinamik tünelini kurarak havacılık çalışmalarına
başlamıştı. Şirketin adının duyulmasını sağlayan ise 1915 yılında düralümin
denilen bir malzeme kullanarak tamamen metalden yapılan ilk uçak olan J1’i
geliştirmesiydi. Savaş uçakları konusunda büyük bir bilgi birikimi ve deneyimli kadroları vardı. Şimdi ise bu bilgi birikimini korumak, yetişmiş kadrolarını işler halde tutabilmek için var gücüyle diğer ülkelerde yatırım yapmanın yollarını arıyordu. Junkers'de gereken teknoloji, Türkiye'de ise anlaşmalarla kısıtlanmamış bir hükümet vardı. Bu yüzden, kendi ulusal uçak sanayini kurmak isteyen Türk Hükümeti ile Junkers'in ilişki kurması fazla uzun sürmedi.
1925 yılının
Mart ayında Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi olarak atanan Kemaleddin Sami Bey,
Ankara hükümetinin bir uçak fabrikası kurma arzusunda olduğunu bildiğinden Alman
firmalarında incelemelerde bulunuyordu. Bu kapsamda Junkers fabrikasını da
gezmiş ve izlenimlerini içeren ayrıntılı bir raporu Dışişleri Bakanlığı
aracılığıyla Bayındırlık Bakanlığı’na iletmişti. Raporunda Junkers’in üretim
kapasitesi ve teknik yeterliliği konularında bilgi veriyor ve firmanın
Türkiye’de bir uçak fabrikası kurmak için oldukça istekli olduğunu
belirtiyordu.
Junkers ile
yapılan görüşmeler kısa sürede olumlu sonuçlanmış, 15 Ağustos 1925 tarihinde
Türk hükümeti ve Junkers temsilcileri arasında Türkiye’de kurulacak fabrikanın
sözleşmesi imzalanmıştı. Kurulacak şirketin sermayesi 3.000.361 TL (7 Milyon
Mark) olacak ve taraflar arasında eşit olarak paylaşılacaktı. Türkiye’nin
payına düşen miktar birkaç yıllık periyotta düzenli aralılarla ödenecekti.
Fabrika üretime başlayana kadar geçecek sürede Türkiye’nin gereksinim duyacağı
uçaklar Almanya’dan satın alınacaktı. Junkers’e de patent bedeli olarak 4
milyon mark ödeme yapılacaktı. Türk hükümetinin o dönemki bütçesinin 100
milyon lira olduğu düşünülecek olursa, kendi payına düşen yaklaşık 1.5 milyon
liranın ne derece büyük bir meblağ olduğu ve bu işi ne derece ciddiye aldığını
göstermeye yeter.
Sözleşme
uyarınca Junkers ve Türk Hava Kurumu’nun ortağı olduğu şirketin adı TOMTAŞ
(Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi) olarak belirlendi. Şirketin 125.000
TL’lik ilk sermayesi de Türk Hava Kurumu tarafından karşılandı. Fabrikanın
yılda 250 uçak üretmesi hedefleniyordu.
İmzalar
atılmış, sözleşme yapılmış sıra fabrikanın kurulacağı yeri belirlemeye gelmişti.
Türk hükümetinin tercihi Kayseri olmuştu. Bunun başlıca nedeni, Milli
Mücadele’den alınan derslerdi. Milli Mücadele sırasında Batı bölgelerinde
bulunan sanayi ve askeri tesisler Yunanlılar tarafından kısa sürede işgal
edilivermişti. Oysa Kayseri, Anadolu’nun içerisinde stratejik bir bölgede
bulunuyordu. Herhangi bir savaş durumunda düşmanın etrafı dağlarla çevrili bir
ovadaki Kayseri’yi ve dolayısıyla TOMTAŞ’ı ele geçirebilmesi ya da bombalayarak
zarar vermesi diğer yerlere göre çok daha zordu. Seçimin Kayseri olmasının ana
nedeni, fabrikanın güvenliğini mümkün olduğunca üst düzeyde tutmaktı.
Ayrıca Eskişehir’e de bir tesis kurulacaktı. Bu tesisin görevi ise
uçakların ufak onarımları ve bakımları olacaktı.
Fabrikanın
inşa çalışmalarına kısa sürede başlandı. O tarihte demiryolu henüz Kayseri’ye
ulaşmadığından, fabrika için gereken malzemeler Almanya’dan deniz yolu ile
İskenderun’a getiriliyor, oradan trenle Ulukışla’ya ve oradan da develer ve
kağnılar ile Kayseri’ye ulaştırılıyordu. Junkers fabrikayı iki aşamada
tamamlamayı taahhüt etmişti. Buna göre fabrika 1926 sonbaharında onarım
yapabilecek duruma gelecek, 1927 yılında ise uçak üretimine başlayacaktı.
İnşa
çalışmalarının ilk aşaması söz verilen tarihte bitirildi. Dışişleri Bakanı
Tevfik Rüştü Bey ve Milli Savunma Bakanı Recep Peker’in de katıldığı resmi
törenle TOMTAŞ 6 Ekim 1926’da açıldı. Toplam 6 hangardan oluşan ve 500 Kw’lık
bir güç santrali kurulan fabrikanın ilk aşamasında 50 Türk ve 120 Alman işçi
çalışıyordu. Fabrikada çalışacak Türk personel daha önce gruplar halinde
Almanya’ya gönderilerek gerekli eğitimi almışlardı.
TOMTAŞ Neden Kapandı?
TOMTAŞ çok
büyük beklentilerle kurulmuştu ama bir süre sonra sorunlar baş göstermeye
başladı. Junkers ekonomik sıkıntı içindeydi, anlaşmadan doğan yükümlülüklerini
yerine getirmekte zorlanıyordu. Türkiye’den önce Sovyetler Birliği’nde de bir
uçak fabrikası kurmuş, fakat buradaki fabrikanın maliyeti ilk hesaplamalarının
çok üzerine çıkınca finansal durumu giderek kötüleşmişti. Ayrıca
fabrikada çalışan Alman işçilere, Türk işçilerden daha fazla ücret verilmesi
huzursuzluklara yol açmış, bu durum Ankara hükümetini oldukça rahatsız etmişti.
Diğer yandan
TOMTAŞ’taki sıkıntının bir diğer kaynağı, daha fabrika kurulmadan önce,
TOMTAŞ’ın hedeflenen biçimde üretime geçmesi durumunda işlerinin bozulacağını
anlayan yabancı firmaların ortalığı bulandırma çabalarıdır. O yıllarda Türk
Hava Kuvvetleri envanterinin çoğunluğu Fransız ve Çek firmalarının uçaklarından
oluşmaktadır ama şimdi ellerindeki bu pazar Almanlara geçmek üzeredir.
Junkers ile
anlaşma imzalanmadan önce bile Bakanlar Kurulu’nda Almanya ve Fransa yanlıları
arasında tartışmalar yaşanmıştı. Fransa yanlıları, uçak fabrikası sözleşmesinin
Compagnie Franco-Roumaine’ye verilmesi için yoğun kulis çalışması yapmışlardı.
Onlara göre Fransız firmasının Türkiye’ye sunduğu teklif çok daha iyiydi.
Almanların sadakatsiz olduğunu ima ediliyor, Türkiye’nin çıkarlarının Berlin
yerine Paris’te olduğunu dile getiriliyordu.
Fransızlar
da dedikodu mekanizmasını kullanarak ortamı iyice kızıştırmaktadır: Junkers’in
uçakları çok pahalıdır, oysa Fransızların elinde TOMTAŞ’ta yapılan bakım
maliyetinin altına satın alınabilecek uçaklar bulunmaktadır! Aslında yoktur ama
TOMTAŞ’ın pazar payı kazanmasını istemediklerinden zararı göze alarak Türkiye’ye
maliyetinin altında uçak satarlar.
Sonuçta
Junkers, 3 Mayıs 1928’de 520.000 Lira karşılığında tüm haklarından vazgeçerek
hisselerini Türk Hava Kurumu’na devreder ve ortaklıktan ayrılır. Fabrika 1929
yılı boyunca kapalı kalmasına karşın bakım ve onarım işlerini sürdürür. 1931
yılında tamamen Milli Savunma Bakanlığı’na devredilen fabrika, Kayseri
Tayyare Fabrikası adıyla yeniden açılır. Ertesi yıl uçak üretimi için ilk
anlaşmasını Amerikan The Curtiss Aeroplane and Motor Company Inc. ile yapan
Kayseri Tayyare Fabrikası kapanana kadar çeşitli Amerikan, Alman, İngiliz ve
Polonya uçakları üretir. Fabrikanın ürettiği son uçaklar ise İngilizlerden
alınan lisans altında üretilen Miles Magister tipi eğitim uçakları olur.
TOMTAŞ
olarak başlayan ve Kayseri Tayyare Fabrikası olarak devam eden süreçte, 6 Ekim
1926’daki açılışından itibaren TOMTAŞ’ın ürettiği ve montajını yaptığı
uçakların sayısı ve modelleri şunlardır:
- 30 Adet A-20 L montajı,
- 3 adet F-13
- 24 adet Hawk II
- 8 Adet Fledgling 2C1
- 43 adet Gotha 145 A
- 4 adet P.Z.L.-24 A
- 21 adet P-24 G
- 27 planör (11 adet US-4, 11 adet PS-2 ve 5 adet G-9)
İkinci Dünya
Savaşı’nın ardından başlayan Amerikan Marshall yardımları kapsamında Türkiye’ye
bol miktarda ABD uçağı girmesi ile birlikte Türkiye üretmek yerine satın almayı
benimseyince fabrikada artık üretim yapılmaz. Hazıra alıştırılan
Türkiye’nin uçak üretimi konusunda kazandığı deneyimler de bir çırpıda heba
edilir. Kayseri Tayyare Fabrikası’nın tesisleri, uçak bakım ve onarımı amacıyla
1950’de Kayseri Hava İkmal ve Bakım Merkezi olur.
Oysa
Türkiye’den hemen önce Sovyetler Birliği’nde Junkers tarafından kurulan fabrika
heba edilmemiş, Ruslar bu fabrikayı daha da geliştirerek Sovyet hava sanayinin
temelini atmışlardır. Kubishev’de kurulan bu fabrika, Mig ve Tupolev gibi
havacılık tarihinin efsanelerin doğum yeri olacak, Junkers mühendislerinin
geliştirdiği jet motorları Sovyet/Rus teknolojisinin temelini oluşturacaktı.
Türkiye’nin Amerikan yardımlarına alıştırılıp üretimden vazgeçmesi, TOMTAŞ’ın
yaşatılamaması büyük bir kayıp ve başarısızlıktır.
Haber Kaynağı: Serenti.org
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

