7 Haziran 2014 Cumartesi

Geronimo ve Kızılderili Soykırımı





GERONİMO İLE KIZILDERİLİLERE YAPILAN SON ALÇAKLIK

ABD, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’e yaptığı operasyonun adını Geronimo Harekâtı koydu. Usame’yi de Geronimo diye kodlandırdı. Usame öldürülünce “Geronimo öldürüldü” diye haberi duyuruldu.
Bu haber Kızılderilileri ayağa kaldırdı. Çünkü Geronimo 19. yüzyılda yaşadıkları toprakların sömürgeleştirilmesine ve soylarının kurutulmasına karşı mücadele veren efsane Kızılderili savaşçısıydı.
Geronimo 1829′da Arizona’da doğmuş bir Apaçiydi. Öz dilindeki adı Gokhlayeh yani “Esneyen Adam” idi. Yaşadığı bölge İspanyolların ve Meksikalıların saldırıları altındaydı.

1851 yılında evine döndüğünde tüm ailesinin ve köy halkının katledilmiş olduğunu gördü. Meksikalı bir askeri birlik köyü basmış ve büyük bir vahşetle herkesi öldürmüştü. Bu katliam, Geronimo’yu istilacı beyazlara karşı kin, nefret ve intikam hisleriyle dolduracak ve ona emperyalistlere karşı mücadele veren son Kızılderili savaşçı ünvanını sağlayacaktı.
Geronimo bir Kızılderili şefi değildi. Ve o sıra bir Şamandı, büyücü-şifacıydı. Katliamdan sonra artık dağlar onun meskeniydi.

1852 yılında Geronimo’nun başında olduğu Apaçiler Meksika’ya karşı savaş kararı aldı. Beyazlara karşı düzenlediği eylemlerle kısa zamanda hem Apaçiler içinde hem de beyazlar arasında ün kazandı.
Beraberindeki 5000 Apaçi ile dehşet saçıyor, askeri birliklere saldırıyor, eylem üstüne eylem düzenliyordu. Gazeteler yaptığı eylemleri abartıyor, Geronimo adı beyazlar arasında büyük bir korku yaratıyordu. Apaçi şeflerinin tümünün sevgisini kazanmış, Kızılderililer arasında görüşlerine ve gücüne büyük saygı duyulan bir kahraman lider olmuştu.

1870′de yakalanan Geronimo, 3 kez kaçma teşebbüsünde bulunuyor ve 4. seferinde kaçmayı başarıyordu. Uzun süre yakalanamayınca 500 izci ve 3000 Meksikalı asker peşine düştü. 1884′de İzciler sonunda onu buldu ve rezervasyon bölgesine geri götürüldü. Ancak özgür ruhlu Geronimo bir yıl sonra 35 savaşçı, 109 kadın, çocuk ve gençle bu bölgeden de kaçmayı başardı. 10 yıl boyunca peşindeki binlerce izciye ve askere rağmen ele geçirilemedi.

Bir keresinde 24 adamı ile 5000 süvariden kaçan Geronimo Dumanlı Dağlar’a sığınmış ve dağları didik, didik arayan süvariler ilginçtir ki Geronimo’nun izine bile rastlayamamıştı. Geronimo’yu yakalayamayan süvariler köylere saldırıp kadın ve çocukları öldürmeye başlamışlardı. Bunu duyan Geronimo sonunda dayanamadı ve halkına zarar gelmemesi için teslim oldu.

1909 yılında bir savaş mahkumu olarak yerleştirildiği Oklahoma’da ölen Geronimo’nun cesedi hâlâ kayıp. Bir gün sonra gömüldüğü yerde bulunamayan Geronimo’nun cesedinin kimsesizler mezarlığına atıldığı, Apaçiler tarafından alınıp kendi dağlarına götürüldüğü ve cesedin ABD tarafından çalındığı yönünde çeşitli efsaneler vardır.

1986’da, San Carlos Apaçi Sözcüsü Ned Anderson’ın içinde Geronimo’nun kafatasının resminin de bulunduğu bir mektup alması, cesedin ABD askerleri tarafından çalındığı kanısını güçlendirmektedir.
Apaçi liderlerine ait kimi özel eşyaların da çalındığını söyleyen Anderson, bunun Kızılderilileri küçük düşürmek adına yapıldığını söyleyerek, ABD eski Başkanı George Bush’a Geronimo’nun cesedinin gerekli ritüeller yerine getirilerek gömülmesi için harekete geçilmesini talep eden bir yazı göndermişti. 2009’da Geronimo soyunu temsil eden Ramsey Clark, Geronimo’nun kemiklerinin kabilesine teslim edilmesi için dava açmıştı. Konuyla ilgili talep dilekçesi hâlâ ABD hükümeti tarafından işleme konulmadan bekletilmektedir.

Oklahoma bölgesindeki Fort Sill’de sembolik bir mezarı bulunmaktadır.
Kızılderili soykırımı yapanlar, aradan geçen bir asırdan fazla zamana rağmen hala ilkel kafalara sahipler. Kızılderililerin efsanevi kahramanlarının adını bir teröriste verme münasebetsizliğinden çekinmeyecek derecede küstahlar.

Kızılderili soyundan geriye kalan bir avuç insan şimdi Obama’dan özür bekliyor. Usame’ye liderlerinin isminin verilmesini kendilerine yapılan son alçaklık olarak görüyor ve yaralarının deşildiğini, atalarının kemiklerinin sızlatıldığını belirtiyorlar.

KIZILDERİLİ SOYKIRIMI KRONOLOJİSİ

Önce Kristof Kolomb öncesi Amerika’ya kısaca değinelim:

Kolomb öncesi Amerika kıtası birkaç uygarlık ve bunun dışında feodal kabileler halinde yaşamakta olan yerlilerden müteşekkildi. Kuzey Amerika yerlileri western filmlerinden ve Teksas-Tommiks gibi kitaplardan aşina olduğumuz Apache, Comanche, Cherokee, Cheyenne, Sioux gibi kabileler olup belli başlı krallık ya da uygarlık kuramamışlardır.

Orta ve güney Amerika yerlileri ise Kuzey Amerika’ya nispeten daha farklıdır.
Buralarda da kabileler, klanlar halinde yaşam olduğu gibi, Olmekler, Toltekler, Zapotekler, Mayalar, Aztekler, İnkalar gibi uygarlıklar, imparatorluklar bulunmaktaydı…
Kızılderili boy ve kabilelerinin sayısının 500 civarında olduğu tahmin ediliyor.


Kolomb öncesi Amerika kıtası ve civar adalarda yaşayan Kızılderili nüfusunun 140 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir.

1492 : Kristof Kolomb Amerika kıtasına ulaşıyor. Muhtemelen San Salvador bölgesine çıkıyor. Ama o Hint adalarına vardığını sanıyor. Karşılaştığı Kızılderilileri de Hintli sanıyor.
1493 : Yeni kıtanın duyulmasıyla Avrupalılar şimdiki Glenn takımadalarına çıkıyorlar. Ve Kolomb’un askerleri adada yaşayan Taino Kızılderililerini vahşice katlediyorlar. On binlerce Kızılderili öldürülüyor.
1498 : Kolomb, İspanya kralına yazdığı mektupta şöyle diyor: “Buradan satılabildiği kadar köle gönderebiliriz.”
1498 – 1523 : Sömürgeciler kıtaya yayılmaya ve önlerine çıkan yerlileri katletmeyi sürdürdüler. Yerlilerin mallarına, ürün stoklarına, hayvanlarına el koyuyor, esir aldıklarını da hamal olarak çalıştırıyorlardı.
1523 : Meksika’ya ayak basan Papaz Motolinia, beyaz adamın yaptığı vahşet için şöyle diyordu:
Kızılderililerin eğer altını yoksa çocuklarını satarlardı. Eğer çocukları da kalmamışsa kendi hayatlarını verirlerdi. Bu haraçları veremediklerinden ötürü Kızılderililer işkence acıları altında ya da gaddarca zindanlarda öldürülürdü. Zira İspanyollar onlara hayvani bir vahşilikle muamele ediyor ve onları hayvandan daha aşağı görüyorlardı.
Kızılderililerin cesetleri köpeklerin önüne yem olarak atılıyor, vücutlarından yaralara iyi gelebilecek bir yağ üretiliyordu. Kızılderili kadınlar sıra hâlinde direk ve ağaçlara, çocukları da onların ayaklarına asılıyordu.
1539 : Pascual de Andagoya ise 16 yıl sonra şöyle diyordu: Kızılderililer tamamen yok olmak üzereler. Bir haç ile tanrı aşkına verilecek yemek dileniyorlar. Askerler sadece don yağından mum yapmak için bütün lamaları öldürüyorlar. Kızılderililere ekim yapacak hiçbir şey bırakmadılar. Büyükbaş hayvanları kalmadığından ve alamadıklarından dolayı açlıktan ölmeye mahkûmlar.
1544 – Bartolome de Las Casas İspanya prensine ithafen yazdığı ‘Kızılderili Katliamı’ adlı eser, zulmü şöyle anlatıyor: “Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm. Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar…”

Kitapta, İspanyollar Haiti adasına geldiklerinde adada 3 milyon yerli yaşadığı ama şimdi sayılarının sadece 200 olduğu yazılıyor. Ayrıca son 40 yıl içinde aralarında kadın ve çocukların da olduğu 12 milyondan fazla Kızılderili’nin öldürüldüğü ve öldürülmeye devam ettiği belirtiliyor. Bu rakamın 15 milyon olarak belirtilmesinin yanlış olmayacağı ifade ediliyor.
40 yıl içinde 15 milyon Kızılderili katledilmiş. Bu rakamın 400 yıl sonunda 70-80 milyona ulaştığı tahmin ediliyor.

Osmanlılar Kızılderili katliamının başlamasından 40 yıl önce İstanbul’u fethetmişlerdi. Şeriatın gereği 3 gün boyunca şehir yağmalanmıştı.1520′lerde ise Kanuni Avrupa’da yeni fetihler peşindeydi. Osmanlı, 1529′da Viyana kapılarına dayandığında, koloniciler Amerika yerlilerinin yarısından çoğunu katletmiş, yüzbinlerce kızılderiliyi öldürmüşlerdi.

Barbarlığın kıyaslanması açısından önemli gördüğüm için belirtme gereği duydum.
Bu arada Amerika’da yerlilerden ele geçirdikleri tüm bölgelere kendi taktıkları isimleri vermekteydiler.
Bugün o isimlerle anılırlar.

Ama örneğin Megalo İdeacılar İstanbul’un kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri gibi inatla Konstantinapolis demeyi sürdürürler.

Bu arada son Kızılderili katliamı ile Ermeni tehciri arasında sadece 25 yıl olduğuna dikkati çekelim. ABD ve AB ülkeleri Ermeni faciasına çok duyarlıdır ama 80-100 milyon Kızılderilinin katledildiği ve soylarının kurutulduğu bu asıl soykırım karşısında sanki böyle bir olay yaşanmamış gibi duyarsızdırlar. Çünkü Kızılderililerin diasporaları, lobileri yoktur, onları kimse savunmaz.

1630 : Koloniciler insanlara ve vahşi olmayan hayvanlara karşı silah kullanımını yasaklıyor.
Kızılderililer vahşi hayvanlar kategorisinde görülüyor ve Kızılderililer, kurt vb. vahşi hayvanlar yasaktan muaf tutuluyor.
1637 : New England’daki ilk büyük soykırım hareketlerinden biri Pequot Kızılderililerinin yok edilmesiydi.
 
Sömürgeci Protestan Püritenlerin, uyguladıkları bu vahşeti göklere çıkaran resmi açıklamaları ise şöyleydi:
“Yeryüzü cennetinde Tanrı’nın istemediği bu Pequot yerlileri temizlendi. Öyle ki, şükürler olsun, artık Pequot ismi taşıyan kimse kalmadı.”
Bugün, ‘Tanrı’nın izni altında’ diye yurduna bağlılık yemini eden her Amerikan çocuğu, aslında, bu katliamı uygulayan Püritenlerin taşıdığı retoriği ve Tevrat’tan kaynaklanan düşünceyi ödünç almaktadır. Püritenlerin Tevrat’tan aldıkları düşünce ise şudur:
“Bilinçli bir biçimde, Tanrı’nın seçilmiş halkına ait olan Vaadedilmiş Topraklar’daki Kenan halkını yok etmek”.

Katliamı uygulayan Püritenler, yaptıkları işi tümüyle dini liderlerinin kontrolünde gerçekleştiriyorlar, kutsal misyon’larını yerine getiriyorlardı. Öyle ki, Kızılderili erkek, kadın ve çocuklar tümüyle Tevrat emirlerine göre katlediliyorlardı.

Kendi kullandıkları Tevrat deyimlerine göre, Püritenler, Kızılderili çadırlarını ‘kızgın ateşli fırınlara’ döndürüyorlar, içindeki kurbanları Tevrat deyimiyle ‘olabilecek en kötü ölümle’ öldürüyorlardı. Bir başka Tevrat ayetinin deyimiyle ölenler ‘ateşin içinde kızarıyor, ancak oluk oluk akan kanları ateşi söndürüyordu. Katliamı uygulayanlar ise ‘Yehova’nın övgüsüne layık’ oluyorlardı.

1643 – Güney Manhattan’da Hollandalı askerler tarafından Algonquin Kızılderilileri’ne karşı gerçekleştirilen ve David de Vries tarafından aktarılan katliam şöyleydi:
“Askerler pek çok Kızılderili’yi uykularında öldürdüler. Annelerinin göğüslerinden çekilip alınan bebekler anne-babalarının gözleri önünde kılıçla parçalanıyor ve bebeklerin parçaları ateşe atılıyordu. Kundaktaki bebekler beşikleri içinde parçalanıyor, kafaları eziliyor, en taş-yürekli adamın bile vicdanını sızlatacak bir vahşilikle öldürülüyorlardı.Bazı bebekler nehre atıldı, onları kurtarmak için anne ve babaları da suya atladı. Ama askerler ne çocukların ne de anne-babaların sudan çıkmalarına izin vermediler, hepsi boğuldu.”
1675 : Kral Philip Savaşı olarak adlandırılan savaşta, Norrogonsettler ve Wonpanoaqlar gibi kabileler acımasız bir biçimde yok edildiler. Tarihçilerin aktardıklarına göre; “Bu, İngiliz askerlerinin kudurmuş gibi çevreye saldırarak yaralı, erkek, kadın ve çocuk ayırt etmeden öldürdükleri, kamplarını ateşe verip, Kızılderilileri yaktıkları bir 17. yüzyıl MyLaisi’ydi.”
Papaz Cotton Mather de, bu kıyımı bir “barbekü” olarak adlandırıyordu!
Kızılderili avı o dönemde –tehlikenin çok az olması dolayısıyla- New England’da popüler bir spor olmuştu!

Douglas Edward Leach’a göre, “Bu öldürme ve kıyımlar kuşkusuz Tanrı’nın iradesiydi.”
Bir başka yazar da bu ortak düşünceyi şu sözlerle açıklıyordu: “Efendimiz İsa, onları önünde diz çöktürüp kahretti.”
17. ve 18. yüzyıl sömürgecilerin, servet ve macera peşinde koşan Avrupalıların Amerika kıtasına büyük göçünü yaşadı.
Kıtanın yerlilerini katlederek topraklarına el koyan bu sömürgecilerin çoğunluğu İspanyol, Portekiz, İngiliz, Fransız ve İtalyan’lardan oluşmaktaydı. Ama asıl hakim güç İngilizlerdi. Sömürgeciler ulaşabildikleri bölgeleri parsel parsel paylaştılar. Ve zaman içinde kendilerine ait koloniler oluşturdular.
Günümüzün ABD’sinin temeli bu sömürgeci katliamcılar tarafından atıldı.
Yani, bir anlamda ABD daha kurulurken emperyalist zihniyete sahipti.

1750 – Sömürgecilerin koloni sayısı 13’ü bulmuştu. Nüfusları ise 2 milyonu aşmıştı.
1760 – Koloniler kendi devletlerine bağlıydılar. Örneğin İngiliz kolonisi Birleşik Krallık tarafından yönetilmekteydi. Krallığın kanunlarına ve vergilerine tabi idiler.
Avrupa’da “Yedi yıl Savaşları” İngiliz ekonomisini zor duruma sokunca vergiler arttırıldı.
Koloniler bundan rahatsız oldular ve zaten düşünmekte oldukları bağımsızlık için çalışmaya başladılar.
1776 – Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi okunarak, 4 Temmuz’da ABD’nin kuruluşu için ilk adım atıldı. Koloni güçleri ile İngiltere arasında savaş başladı ve 6 yıl sürdü. Koloni güçlerinin başında George Washington vardı. 1783’de bağımsızlıkları tanındı. 1787’de ise resmi olarak eyaletlerden oluşan ABD kuruldu.
1779 – Amerika’nın kurucu babası George Washington; Tümgeneral John Sullivon’a Iroquoilor’a saldırıp, “Yöredeki bütün yerleşim yerleri tamamen harabeye dönene kadar da barış amaçlı hiçbir görüşme önerisini dinlememe” emri verdi. Sullivan emredildiği gibi yaptı ve ilk raporunda açıklandığı gibi, “ O güzel bölgenin bütünü, bahçe görünümünden sıkıntılı ve iğrenç bir harabeye” çevirerek yerlilerin “geçimlerini sağlayan her şeyi yıkıp, yok ettiğini” bildirdi. Ona göre, Kızılderililer bir “yok etme savaşında vahşi hayvanlar gibi avlanmışlardır.”
1783 – Yapılan vahşet başkan Washington tarafından da onaylanmaktaydı. Çünkü Washington’un 1783’te söylediğine göre; “Kızılderililer, Beyazlardan toplu yıkımdan başka bir şey görmeyi hak etmeyen vahşi hayvanlardır. Kurtlardan pek farkı yoktur, en sonunda her ikisi de, biçim olarak farklı olsalar da av hayvanlarıdır.”
1803 – Başkan Jefferson 80 milyon frank karşılığında Napolyon’dan Loisiana’yı satın alarak Birleşik Devletler topraklarını iki katına çıkarır.
1807 -Başkan Jefferson Savaş Bakanına bölgelerindeki Amerikan yayılmasına direnen her Kızılderili’nin “balta” ile karşılanması gerektiğinin emrini vermişti. “Ve… Eğer herhangi bir Kızılderili kabilesine karşı baltamızı kaldırmak zorunda kalırsak, o kabilenin kökü kazınıncaya veya Missisipi’nin ötesine atılıncaya dek indirmeyeceğiz. Savaşta bazılarımız ölecek; ancak onların hepsini yok edeceğiz.” diyordu.
1809 – Shawnee Reisi Tecumseh Mississippi’nin batısındaki yerli kabilelerini birleştirerek, beyazları topraklarından atmaya çalışıyor. Sonuç yenilgi ve yıkım…
1812 – Başkan Jefferson, Beyaz Amerikalıların, “geri kalmış Kızılderilileri, orman hayvanlarıyla birlikte Stony Dağlarına sürmek zorunda kaldığını” bildiriyordu. Bir yıl sonra ise, “Amerikan hükümetinin önünde Kızılderilileri yok edene dek peşini bırakmamaktan veya onları gözümüzün göremeyeceği yeni yerleşim yerlerine sürmekten başka bir seçenek olmadığını” belirtiyordu. Gerçekten, Jeffferson’un Kızılderililer hakkındaki düşünceleri; “Yeryüzünden silinmek” veya “Amerikalıların yolundan çekilmek” olmak üzere Yerlilere yalnızca iki seçenek sunulduğunu belirten açık söylemlerle doludur.
1813 – Alabama’da Creeklere karşı çıkan savaş iki taraf içinde kanlı neticelendi.

1817 –
Geleceğin Başkanı Andrew Jackson, Florida’daki Seminolelerin çoğunu bölgeden sürüyor ve Keskin Bıçak lakabını alıyor.
1824 – Sequoyah, babası beyaz olan bir melezdi. Kızılderililerin mücadelesine sadık kaldı ve beyaz adamın üstünlüğünün eğitiminde olduğunu gördü ve Kızılderili alfabesi üzerinde çalıştı. Ve sonunda Cherokee alfabesini yarattı.
1830 – Kızılderili tehcir yasası çıkarıldı.Başkan Andrew Jackson’ın ateşli mücadelesi sonucunda Kongre’den geçti. Buna göre Doğu’daki bütün kabileler yurtlarını bırakıp Batı’da onlara ayrılmış olan topraklara yerleşecekti. İlerleyen yıllarda bütün kabileler, topraklarını, bulunduklar eyaletlere bırakan anlaşmalara imza koymak zorun kaldılar ve şu ya da bu şekilde toplama bölgelerine sürüldüler.
1832 – Kara Şahin Savaşı: Nisan 1832′nin başında, Reis Black Hawk tarafından yönetilen, Soux ve Foux kızılderili kabilelerini, 1804 yılında imzalanan ve pek çok toprağı ellerinden alan anlaşmada kaybettikleri yerler için ayaklandılar. İlk savaşı Kızılderililer kazandılarsa da, daha sonra ABD birliklerinin baskınına uğradılar ve büyük kayıplar verdiler. ABD birlikleri daha sonra kabilelerin yerleşim bölgelerini basarak sivillere saldırdı. 1000’e yakın yerli sistemli şekilde katledildi.
 1837 – Seminole Reisi Osceola ve diğer Kızılderili reisleri beyaz bayrakla görüşmeye gidiyor ama  tutuklanıyorlar. Hemen ardından Okeechobee Gölü Savaşı’yla Seminole halkı teslim oluyor.


1838 – Tehcir uygulamasında Gözyaşı Yolu olarak adlandırılan sürgün yolunda binlerce Kızılderili yaşamını yitirdi. 17.000 Cherokee’den 8.000’i Gözyaşı Patikasında öldü. Dondurucu yağmur ve soğukta yürümeye zorlanan Kızılderililer bozuk un ve kokmuş etle besleniyorlardı. Bu “ölüm yürüyüşü” sonunda Kızılderili bölgesine vardıklarında ise, çok daha fazlası öldürücü hastalıklara ve açlığa yenik düştüler. Başkanlık emriyle bu ölüm yürüyüşleri diğer yerlerde de sürdürüldü. Chicksawlar, Choktowlar gibi Kızılderili halkları da 1830’larda ata yurtlarından kovuldular. Bu süreçte, Creekler, Seminoleler ve Chorokeelerin ölüm oranları diğerlerine göre daha da yükseldi. Sürgüne gönderilen Kızılderililere yardım olarak dağıtılan battaniyelere çiçek mikrobu bulaştırılarak çok sayıda insanın öldürülmesi sağlanmıştı. İlk biyolojik silahın böylelikle Kızılderililer üzerinde uygulandığı öne sürülür.
1845 – John L. O’Sullivan Kader Bildirisini kaleme alıyor. Amerikan topraklarının zenginliklerini değerlendirmek ve yerli halkları uygarlaştırmak beyazların kaderi ilan ediliyor.
1849 – Altın bulunan Kaliforniya’ya büyük bir göç dalgası yaşanıyor.
1850 – Kızılderililerin ellerinde kalan bölgelerden dördü daha alınıp yeni eyaletler oluşturuluyor.
1861 – Kuzeyliler ile Güneyliler arasında Amerikan iç savaşı çıkıyor. Bu korkunç savaşta toplam nüfusu yaklaşık 32 milyon olan ABD’nin ölü sayısı 620.000’e ulaştı. 4 yıl süren savaşın ortasında başkan Abraham Lincoln, tüm ayaklanma bölgelerinde köleliğin kaldırıldığını ilan ederek özgürlük bildirgesini yayınladı. 2 yıl sonra suikaste kurban gitti. Suikastin ardında kendi savunma bakanı ve gizli servis vardı.
1863 – Kızılderililerin beyaz adamın kafa derisini yüzmeye meraklı oldukları bilinir. Oysa işin aslı şudur: 1863 yılının Temmuz günlerinde Navaholar ile general Carleton arasındaki gerginlik sürmektedir. Soluk benizliler Navaholar’ı yıldırmak için hayvanlarına el koymaya, ekinlerini yakmaya başlar. Ama, bir grup Navaho savaşçısı Canby Kalesi’ni basarak koyunlarını, keçilerini geri alırlar. General Carleton, 18 Ağustos’ta askerlerine, getirdikleri her Kızılderili atı ya da katırına yirmi dolar, her koyuna ise bir dolar ödeneceğini duyurur. Yirmi dolar aylık alan askerler gözü dönmüş bir şekilde köylere saldırırlar. Ve öldürülen Navaholar’ın kırmızı bir iple bağladıkları uzun, siyah saçları askerler tarafından kesilir. Zaman ilerledikçe Kızılderililerin kafa derilerine ödül koyma alışkanlığı yaygınlaşır. Amerika’nın gerçek sahipleri hastalık, açlık, sürgün, tecavüz, işkence dışında beyaz adamdan yeni bir şey öğrenirler: Kafa derisi yüzme.
1864 – Kum Deresi Katliamı. Albay Chivington, Cheyenne Reisi Kara Kazan’ın köyünü basıyor. 28′i erkek 133 Kızılderili öldürülüyor.
1866 – Kızıl Bulut önderliğindeki Siouxlar topraklarından yol geçirip (Bozeman Yolu) kale yapmak isteyen askerlerle çatışıyor. 80 Asker ölüyor.
1867 – ABD 7 milyon dolar karşılığında Alaska’yı satın alıyor.
1868 – Washita Katliamı. Albay Custer komutasındaki Süvari Alayı suçsuz bir Cheyenne köyüne daha saldırıyor. Kara Kazan dahil 11′i savaşçı 103 kişi öldürülüyor.
1869 – Güneyli Cheyenneler, Arapaho ve Comanche ittifakı yenilgiye uğruyor. Savaş reisleri Gaga Burun ve Uzun Boğa öldürülüyor. Teslim olan Comanche reisi Tosawi’ye ” En iyi Kızılderili ölü bir Kızılderilidir!” sözü sarfediliyor.
1871 – Texas’ta yabansığırları alanında başlayan büyük savaş 4 yıl boyunca aralıklı olarak sürüyor. Texas’lılar Kiowa-Comanche ittifakını çökertiyor. Bütün önemli liderler yakalanıyor.
1876 – Custer’in süvari alayı bu kez little Bighorn’da saldırıyor ancak Oturan Boğa ve çılgın At tarafından karşılanıyor ve çarpışmada Amerikan askerlerinin tümü ölüyor.
1878 – Cheyenne sonbaharı. Sürgündeki 300 Cheyenne yurtlarına dönebilmek için son bir mücadeleye girişiyor. Büyük çoğunluğu açlık, soğuk ve kurşunlara yenik düşüyor.
1881 – Oturan Boğa teslim oluyor.
1886 – 15 yıldır savaşan Apache reisi Geronimo teslim oluyor.
1890 – Kızılderililer arasında beyaz adamı topraklarından kovacak bir kurtarıcının geleceği inancı doğar. Bu inancın ortaya çıkardığı Hayalet Dansı gittikçe yaygınlaşır.  Amerikan Hükümeti Hayalet dansından korkarak orduyu Kızılderililer’in üstüne salar. Yaralı Diz’de bulunan 350 kadın, erkek ve çocuktan yaklaşık 300 ‘ü öldürülür. Katliamı yaşayan Kara Geyik o gün bir başka şeyin daha öldüğünü söyler: “O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları hala o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet bir halkın düşü öldü orada…”
1909 – Geronimo ve büyük reis Kızıl Bulut aynı tarihte hayata veda eder.
Yazımızı Kızılderililerin bilge sözleriyle noktalayalım:

Verdikleri sözün sadece birini tuttu çatal dilli soluk yüzlüler; “Topraklarınızı alacağız” dediler ve aldılar.




Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde, beyaz adam paranın yenemeyen bir şey olduğunu anlayacak.


Serdar Kaangil

Haber Kaynağı: Bilimsel Felsefe


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.