4 Nisan 2014 Cuma

Çanakkale Zaferi








Evet, Çanakkale Savaşlarının başkomutanı Alman general Otto Liman von Sanders’ti.
Mustafa Kemal henüz bir albaydı. Ama savaşlardaki kabiliyeti ve kahramanlığı kısa zamanda duyuldu ve tanındı. Mehmet Emin Yurdakul’un daha savaşlar devam ederken yazdığı şiir bunun kanıtıdır. “Tan Sesleri” adlı kitabında “Ordunun Destanı” adlı şiirinin ilk kıtasında Mustafa Kemal’e yer verir.

“Ey bugüne şahit olan Sarphisarlar
Ey kahraman Mehmet Çavuş Siperleri
Ey Mustafa Kemal’lerin aziz yeri
Ey toprağı kanlı dağlar, yanık yerler”

Çanakkale Deniz Savaşının fikir babası Winston Churchill’in planı; Boğazları donanma ile geçerek Osmanlıyı savaştan saf dışı bırakmak aynı zamanda Bolşeviklerin baskı uyguladıkları Rus çarına yardım etmekti. 
Churchill bu planı Akdeniz filo komutanı Amiral Carden de destek bulunca plan İngiliz parlamentosundan geçti. Zamanın en ileri teknolojisine sahip olan İngiliz donanması tarihinde hiçbir yenilgi almamıştı. Fransa’nın desteği ile dünyanın en büyük donanmasını oluşturuyordu. Bu donanmaya yenilmez armada ismi takılmıştı. Bu donanmaya karşı gelebilecek hiçbir güç düşünülemezdi. Hele ki yıpranmış, teknoloji açısından zayıf ve parçalanmak üzere olan Osmanlı asla.
19 Şubat’ta başlayan deniz harekâtı 18 Mart’a kadar hiçbir başarı elde edemedi. Bu direnci beklemiyorlardı. 18 Mart ”ta başlatılan büyük saldırı ise hezimetle noktalanacaktı.
Emperyalistlerin 6 Savaş gemisi ve 1 Destroyeri battı. 3 Savaş gemisi ve 1 Savaş Kruvazörü hasar aldı. 8 Denizaltısı ise kayboldu.

BİR YOLCU’YA

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın,
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğüm bu tümsek, Anadolu’nda,
İstiklal uğrunda, namus yolunda,
Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.
Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmed’in düşmanı boğuldu sele,
Mübarek kanını kattığı yerdir.
Düşün ki, hasrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin,
Bir harbin sonunda, bütün milletin,
Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

Necmettin Halil Onan

Deniz savaşını ve yenilmez armada ünvanını kaybeden emperyalistler bu defa kara savaşlarıyla Çanakkale’yi geçmeye çalıştılar. Tüm cephelerde başarısızlığa uğradılar. Deniz zaferinden sonra kara savaşlarında da emperyalist kuvvetlere karşı büyük bir zafer kazanıldı. Emperyalistlerin en büyük korkusu olan zehirli gaz kullanılması ve su kaynaklarının zehirlenmesi gibi yöntemlere başvurmayıp mermisi bittiğinde süngüsüyle savaşan Osmanlı askerlerinin mertliği karşısında özellikle Anzaklar büyük şaşkınlık yaşadılar.

Fransız Andre Lemoine savaş anısı

18 Martta batan Fransız gemisinden 20 kişilik bir denizci sahile çıkmaya muvaffak olurlar. Ama karaya ayak bastıkları anda Türk askerlerini de karşılarında bulurlar. Bu olayı Andre Lemoine şöyle anlatıyor:
“Sahile çıktığımız zaman bitkindik. Bir taraftan üzerimizden akıp giden mermiler, diğer yandan mayınlar… Korkulmayacak gibi değildi.. Üstelik şimdi kızgın düşmanla karşılaşmıştık… Bizi aldılar, ilerideki tepenin hemen arındaki bir kulübeye götürdüler. İçlerinde subay yoktu… Üzerimizdeki ıslak elbiseleri çıkardık. Bize kaputlarını verdiler. Sobanın başında ısındık. Az bir zaman sonra ekmek ve azık getirdiler. Kendilerinin tayınları olduğu belliydi. Karşılıklı yedik bunları.. Çorba ikram ettiler.. Düşman değil müşfik kurtarıcılar gibi davranıyorlardı. Az sonra genç bir teğmen geldi. Güzel Fransızca konuşuyordu.
“Sizin için savaş bitti. Artık düşman değilsiniz. Biz zengin değiliz. Erlerim sizi ancak bu kadar ağırlayabilmişler…” dedi.
Daha sonra bizi aldılar ve Tekirdağ’a götürdüler.
Türklerin bu büyüklüklerini unutamam.”

Bean anlatıyor

Bu çıkarmada bulunan tek sivil ve tek gazeteci Avustralyalı Charles Bean idi. Bean, o tarihi günü bakın nasıl anlatıyor:

“25 Nisan Pazar (geceyarısı): Gemiler Limni’den geldi. Güvertede uykulu bir ses esnemelerle kesilen bir şarkı söylüyor… Derken ilk kez 4.38’de, dikkatle kulak verdiğimde, ta uzaklarda bir takırtı duyuyorum; küçük tahta bir kutunun iç kısmına bir kurşun kalemle hafifce vurulurmuşçasına. Bu takırtı sürekli gidip geliyor. Son derece uzaktan ve derinden gelen bir ses ama benim için artık yabancı değil. İlk defa işitmeme rağmen bunun ne sesi olduğundan hiç şüphem yok. Ateşlenen tüfeklerin yankılanan sesi bu; önce birkaç el, sonra daha ağır ve sürekli… İlerdeki tepelerde yoğun çarpışmalar oluyor…
Sandal 50—60 santimetre derinlikte bir suda karaya çekildi. Dışarı fırladık…Limni’de sırt çantalarının ağırlığından yıkılanlar olduğunu gördüğüm için dikkatle çıktım, kumsala dek suları yara yara yürüdüm ve sonunda Türk topraklarına ayak bastım…”
“Türkler’i esir alma, öldür”

Her gün olaylar hakkında küçük notlar alıp akşam kıt ışık altında veya ay ışığında bunları düzenleyen Resmi Savaş Muhabiri Cherles Bean, 29 Nisan 1915 tarihinde ise şu dehşet satırları yazıyordu:
“Her gün kampa Türk esirler getiriliyor. Avustralyalıların esirlere hayli kötü gözle baktıkları kesin… Bu yüzden bizim Avustralyalılar eğer ellerinden geliyorsa, esir almayıp yaralıları öldürme yoluna gidiyorlar.
Hem Yeni Zelandalılar, hem de Avustralyalılar, kimi durumlarda en azından ilk karşılaşmalarda, hele işler kötüye giderken, Türkler’den esir alınmaması yolunda üstlerinden kesin emir aldıklarını söylediler bana. Bunlara inanmıyorum, ama doğru da olabilir.”

Dehşet dolu satırlar…

Bean, günlüğüne 26 Eylül Pazar günü için ise, yaralıları öldürdüklerini içeren şu dehşet dolu notları kaydetmiş:
“Nevinson ile birlikte İmroz adasında Panagia köyüne gittik. W.’nin emir eri X bize yolda son derece şaşırtıcı şeyler anlattı. X, Munster alayındaymış. Birçok süngü hücumunda bulunduğunu söyledi bana…

57. Alay
“Anlattığına göre 2 Mayıs gecesi Türkler Munster hattını yarmışlar. Hattaki askerlerle subayların pek çoğu bunu bilmiyormuş. Türkler hattı yarıp Munster karargâh bölüğünü darmadağın etmişler. Hattaki askerler de arkalarından gelen insan seslerini duyunca kendi adamlarının takviyeye geldiğini sanmışlar. Gene de bu konuda bir tereddüt belirince bir çavuş adamlarından bazılarına birer el ateş etmelerini emretmiş. Ateşin açılmasının hemen ardından “Allah Allah” sesleri yükselmiş dört bir yandan. Ön hattakiler derhal ateş açmışlar ve Türkler’i komuta eden Alman subayla birlikte 15 kişiyi öldürmüş ya da yaralamışlar.

“Ertesi gün o Almanın canını alıverdik’ dedi X. Kulaklarıma inanamadım bir an. Kent bölgesinden gelen tatlı, yumuşak, becerikli bir adamdı bu X. Evet, iyi eğitim görmemişti, cahildi ama yumuşak başlı iyi bir adamdı… Bu sözlerin üstüne gerçekten öylesine midem bulandı ki konuşamadım. Yaptığı işin dehşeti hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Hatta bununla övünür gibiydi. Eğer bizim Tommy’lerimizin bir kısmı böyle savaşıyorsa, Tanrı yardımcımız olsun. Evet yaralıları öldürmekle böbürlenen bazı Avustralyalılar da görmedim değil, ama bu savaşın heyecanı içindeydi. Ele geçirdiği yaralı adamı (Alman bile olsa) bir gün sonra soğukkanlılıkla öldürebilecek çok fazla insan olduğunu sanmıyorum.”

Ve esirleri yaktılar
 
Resmi Savaş Muhabiri Bean’in günlüğünde insanın tüylerini diken diken eden en önemli ayrıntı ise, maalesef Türk esirleri canlı canlı yaktıklarını itiraf ettiği satırlar. Bean, 8 Ağustos 1915 diye başlayan satırlarına şöyle devam ediyor:
“Bugün Pazar. Bu topraklara ayak basalı 15 hafta oldu… Bugün hayatımda gördüğüm en alçakça davranışlardan birine şahit oldum. Sığınağımın hemen karşısında 100 kadar Türk ile 2 Alman esirin barındığı tutukevinin çevresine benzin döküp tutuşturuldu… Türklere çok yakın gelen dev alevler karşısında zavallı esirler tutukevinin en uç köşesine üşüştüler ama acı akıbetten kurtulamadılar…Bu görüntüyü seyredip gülüşenler arasında İngilizler de Avustralyalılar da vardı. Bu işi yapanların ağzını burnunu dağıtacak onurlu bir kişi yok muydu acaba? Aynı iş dün de yapılmıştı çünkü…

Bu esirlere yapılan muamele insanın yüzünü kızartacak derecede. Oysa bildiğimiz kadarıyla Türkler esir düşen asker ve subaylarımıza olağanüstü iyi davranıyorlar…”
Avustralyalı gazeteci Charles Bean’in Çanakkale Muharebeleri sırasında cephede gazetecilik yapan tek özel muhabir olarak şahit olduğu bu olay yıllarca dünya kamuoyundan saklandı. Bean’in yazdıklarından bu yakma olayının tek olay olmadığı da anlaşılıyor. Çünkü “Aynı iş dün de yapılmıştı” diyor.

Çanakkale Mahşeri

1998 yılının son aylarında piyasaya çıkan ve iki ayda üç baskı yapan Çanakkale Mahşeri isimli belgesel tarihi romanın yazarı Mehmed Niyazi de, Çanakkale Muharebeleri üzerine 6 sene süren araştırmaları sırasında İngilizce ve Almanca kaynaklarda 100 Türk ve 2 Alman’ın yakılması ile ilgili bilgilere rastladığını belirtiyor ve Bean’in güncesini doğruluyor. Mehmed Niyazi, yakılma olayının Yüzbaşı Weistock’un emriyle yapıldığını bildiriyor. Mehmed Niyazi, yakma olayının bir önceki gece gerçekleşen Türk saldırısının bir intikamı olduğunu ve tepelerden saldırıya hazırlanan Türklere bir gözdağı vermek ve morallerini bozmak gayesi ile yapıldığını söylüyor.


Madalyonun öbür yüzü

Bean’in günlüğünde yukardaki dehşetengiz olaylar anlatılırken aşağıdaki insani davranışlar da kaydediliyor:





“4 Mayıs: Türkler, Kabatepe’de yaralılarımızı teknelerimize yüklememize izin verdiler. Bütün bu tahliye—yükleme sırasında hiç ateş etmediler… Bugün öğleden sonra saat 14.00’te donanmaya ait bir tekne, beyaz bir bayrak çekmiş olarak yaralıları toplamaya geldi. Türkler, teknenin gelip yaralıları almasına, sonra yeniden denize açılmasına izin verdiler…

11 Kasım: Türklerle son zamanlarda epey yoğun haberleşmemiz oldu. Kendilerine gayet iyi bakıldığını belirten bazı esir mektupları ile Kahire’de çekilmiş kanlı—canlı fotoğraflar attık karşı taraf siperlerine… Türkler’den şu cevabı aldık;

‘Sizin sadakanız ile yaşayan domuzdur. Midelerimiz dopdolu. Kollarımızın ucunda ellerimiz, ellerimizde de süngülerimiz var. Eğer söylendiği kadar büyük milletseniz, neden o yüce ilkelere uygun davranmıyor ve neden başka milletleri kendi önderlerine bağlılıktan ayartmaya çalışıyorsunuz?..’
Son derece onurlu bir cevap. Türkleri ayartma yolundaki girişimlerde ipin ucunu kaçırmamız içten bile değildi…

Üç hafta önce Türkler’in üç gün süren bir Bayramı vardı. Bizim siperlere iki paket sigara attılar. Üzerinde bozuk bir Fransızca ile ‘Afiyetle için kahraman düşmanımız’ yazıyordu. Başka paketin üzerinde de ‘Sevgili düşmanımız bize süt gönderin.’ Konserve et gönderdik. Bir taşla sopanın üstüne yazdıkları cevapta ‘Konserve et istemeyiz’ dediler. Bunun üzerine biraz reçel, iyi bisküvi fırlattık. Bütün bunlar saat 08.30 ila 09.15 arasında olup bitti. Sonunda Türkler ‘Tamam’ ‘Fini’ diye bağırdılar. Ertesi gün aynı şeyler tekrarlandı. Üçüncü günün sabahında ‘artık bu işe son verin’ şeklinde bir emir geldi…”

Mustafa Kemal’den Anzaklara

Bu memleketin toprakları üstünde *kanlarını döken kahramanlar, burada dost bir vatanın bağrında *bulunuyorsunuz. Huzur ve barış içinde uyuyun. Sizler Mehmetçikler ile *yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını bu savaşa *gönderen analar, gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim *bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat *uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık *bizim çocuklarımız olmuşlardır.”

Çanakkale kazanılmasaydı

Çanakkale Zaferi —-> Ekim Devrimi —-> Kurtuluş Savaşına Sovyet Yardımı
Çanakkale geçilseydi, Rus Çarlığına yardım gidecek ve büyük olasılıkla Ekim devrimi gerçekleşmeyecekti. Ve işgalci emperyalistlere bir de Rusya katılmış olacak, Doğu Anadolu Rusların, Ermenilerin tahakkümüne girecekti. Kurtuluş Savaşı zorlaşacak ve Sovyet yardımından yoksun kalacaktı..

Haber Kaynağı: Bilimsel Felsefe



18/03/2013 tarihinde yayımlandı by pante




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.