10 Nisan 2014 Perşembe



Finans Baronlarının Dünya İmparatorluğu  – 1-







1) Giriş

Büyük Atatürk Kurtuluş Savaşını gerçekte İngilizlere karşı verdiğinin bilincinde, ama bunu asla telaffuz etmeden Dünya Devletleri arasındaki hassas dengeleri de gözeterek o müthiş devlet adamlığı ve askeri dehası ile, Alman müttefikinin yenilgisi yüzünden ezik bir İmparatorluğun Anadolu’ya sıkıştırılmış yorgun ve bezgin insanlarını kullanarak büyük zafere ulaştığında topraklarında güneşin batmadığı Büyük Britanya İmparatorluğu’na ilk örnek darbeyi vurmuştu. 
Dünya'da güncel yaklaşık 200 Devlet'in 130'u 19ncu Asır'a girerken sömürge idi ve bunların çoğunluğu Büyük Britanya'nın egemenliğinde ya da kontrolündeydi. Bu sömürgelere ümit ışığı ve özgüven aşılayan Milli Zafer, İngilizleri korktukları akıbete sürükleyecek, Hindistan ve Afganistan gigi sömürgelerde B.Britanya'ya karşı ayaklanmalar başlayacaktı. Arkasından Afrika ve Uzak Doğu'daki başkaldırılar İngilizlerin ve başta Fransa olmak üzere diğer emperyalist Avrupa ülkelerinde sıkıntılı yıllar yaşatacaktı. 
İşte bu yüzden sömürgecilikle zenginleşmiş ve buna alışmış Batılı Devletler, Türkiye Cumhuriyetine karşı şterek bir gizli düşmanlık tavrından bir türlü vazgeçememişlerdir. Zaten bu tavrın tarihi kökenleri, Haçlı Seferlerine ve Haçlı Ruhuna karşı başarılı direnişin liderliğini Anadolu Selçuklularının ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yapmış olması gerçeğinde yatar.
 
 Tarih boyunca Musevilik ile Hıristiyanlık, Hıristiyanlık ile Müslümanlık arasında çatışmalar süre gelmişken Müslümanlığın Musevilik ile resmi bir çatışması Filistin Olayına kadar görülmemiştir, bunda tüm Dünya Ülkelerine yayılmış Musevilerin İsrail Devleti kurulmadan önce coğrafi olarak tanımlanmış bir örgüt kuramamış olmaları önemli rol oynamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun en çok genişlemiş olduğu dönemde toplam nüfusunun 80 milyona eriştiği, bunun sadece 11 milyonunun Müslüman olduğu tarihte kaydedildiğine göre Osmanlı Yönetimi’nin İslam’ı orijinal felsefesi olan “Hoşgörü ve İnsanların Eşitliği” ilkesi ile uyguladığı anlaşılmaktadır. Çeşitli inanç gruplarının kendi hukuklarını serbestçe icra etmelerine izin verilmiş, anlaşmazlıklarda adaletle ve süratle müdahale edilerek insanların haklarının korunması sağlanmıştır, başkaca bir davranış asırlar süren hakimiyete zaten imkan vermezdi.
Gerileme döneminde çeşitli etnik kökenden özellikle Müslüman nüfusun çoğunluğu, Osmanlı’nın küçülen topraklarına sığınmış olduğundan günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı olarak 55 farklı kökenden insanımızın ülke sınırları içinde yaşadığı tespit edilmektedir. Öyle ki örneğin Arnavut kökenli Türk vatandaşlarının sayısı, Arnavutluk nüfusundan daha fazladır. Bu mozaik içinde TC vatandaşı olan herkes aynı hukuka tabi eşit haklara sahip olduğundan suni bir gündem olarak yaratılan “azınlıklar” sorununu anlamak
bizim için mümkün değildir, ancak bu hususun yetkililer tarafından da yeterince vurgulanmadığını görmek üzücüdür.
 
 Bir ülkenin sınırları içinde yaşayan herkese aynı hukuk uygulanıyorsa burada illa da azınlık olma arzusu ile ortaya çıkanların bazı art-niyetleri ve gizli hesapları olmalıdır. Bunların arkasında destekleyici olarak açık ve gizli dış çıkar gruplarının yer aldığı zaman içinde mutlaka ortaya çıkacaktır. Hammaddece zengin, jeopolitik konumu önemli ve insan gücü potansiyelinin yüksek olduğu bir ülke doğal olarak emperyalistlerin ilgi alanı içine düşecektir. Kolay yutmak için her somun daima küçük lokmalara bölünür, işte Dünya Savaşı arifesindeki soğuk savaş döneminde, özellikle SSCB’nin dağılmasından sonra,Dünya arenasında izlenen uluslararası ilişkilerde bu özellik öne çıkmıştır.
Asırlar boyunca üzerinde çeşitli medeniyetlerin yeşerdiği, çeşitli devletlerin kurulup dağıldığı Anadolu topraklarının üzerinde bugün yaşayanların tamamının sadece Orta Asya’dan gelen Türk boylarının torunları olduğu iddia edilebilir mi? Tabii ki hayır, böyle bir iddia Türk boylarının Anadolu insanlarının hepsine tam bir soykırım uyguladığı sonucunu doğururdu ki bu zaten aklın ve düşüncenin özüne ve temeline aykırıdır. Bu itibarla ırk veya din esasına göre günümüzün ulus devletlerinin sınırlarını yeniden düzenlemeye kalkmak Dünya’yı büyük ve kanlı bir karmaşanın içine atmak demektir.
Tarihi tesadüfler sonucu oluşmuş ülke sınırlarının Dünya’da Devletler arası savaşlara ve/veya iç savaşlara neden olmaması için belki Birleşmiş Milletler bünyesinde tüm siyasal liderlerin mutabakatı ile bir “Dünya Anayasası” oluşturulabilir, ancak başarı için samimiyet, dürüstlük ve açık yüreklilik şarttır. Bu da, bir yanda çıkar çatışmaları sürerken öbür yanda belirli ellerde müthiş bir zenginlik birikiminin görüldüğü çağımızda gerçekleşmesi hala uzak bir hayal gibi durmaktadır. 
Basından öğrendiğimize göre ABD ‘inin en zengin 225 şahsının yıllık geliri en fakir kesimi oluşturan Dünya nüfusunun % 47’sinin gelirine, yani yaklaşık 3 milyar fakir insanın gelirine denktir. Tüm insanlığa sanki refah getirecekmiş gibi sunulan “Küreselleşme” nedir, bu planın arkasındaki senaristler kimlerdir ve amaçları nedir? Bu soruların yanıtları bulunabilir mi? Konuya ilişkin çok sayıda araştırmacı, yazar, düşünce adamının çalıştıklarını biliyoruz. Yönetim kadrolarımızı, bu çalışmalardan yararlanarak doğru bir analiz yapmaya ve ülkemizin kendini korumasına yönelik stratejiler oluşturmaya çağırıyoruz.
Haber Kaynağı: Murat Sezer
Metalürji Mühendisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.